International Shipment
Your orders are shipped seamlessly between countries
Top picks this week. Up to 50% off the best selling products.
osmanli2023 Osmanli2023
www.osmanli2023.com.tr
info@osmanli2023.com
ALAN ADI SATILIKTIR.
SATILIKTIR FIYATI :
20.000.000TL + %20 KDV = 24.000.000 TL
gökhan ege GÖKHAN EGE
gokhan ege GOKHAN EGE
www.gokhanege.com
info@gokhanege.com
02126594128
05519715791
05326964099
Copyright © 2026 AKTİFNET , Bütün hakları saklıdır.
Design By GÖKHAN EGE
Sponsor By DHL – DHL EXPRESS – İMPORT – MİCRO EXPORT – AKTİF EXPORT – AKTİF PORT – LOJİSTİC – TUNALAR – DORUK GREEN WORLD – ASKICIM
Osmanlı İmparatorluğu
“Osmanlı” buraya yönlendirilmektedir. Diğer kullanımlar için Osmanlı (anlam ayrımı) sayfasına bakınız.
Osmanlı İmparatorluğu
???????? ????????? ????????????
Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye
1299-1922
Osmanlı İmparatorluğu bayrağı
Bayrak (1844-1922)
Arma (1882-1922)
Slogan
???? ??? ???
Devlet-i ebed-müddet
Marş
(çeşitli)
Osmanlıların toprak kazanımları * Osmanlı Beyliği * 1300-1359 yılları arasındaki ilk genişleme. * 1359-1451 yılları arasındaki genişleme. * 1451-1481 yılları arasındaki genişleme. * 1512-1520 yılları arasındaki genişleme. * 1520-1566 yılları arasındaki genişleme. * 1566-1683 yılları arasındaki son genişleme.
Osmanlıların toprak kazanımları
Osmanlı Beyliği
1300-1359 yılları arasındaki ilk genişleme.
1359-1451 yılları arasındaki genişleme.
1451-1481 yılları arasındaki genişleme.
1512-1520 yılları arasındaki genişleme.
1520-1566 yılları arasındaki genişleme.
1566-1683 yılları arasındaki son genişleme.
Osmanlı İmparatorluğu, 1683’te II. Viyana Kuşatması sırasında, en geniş sınırlarında.
Osmanlı İmparatorluğu, 1683’te II. Viyana Kuşatması sırasında, en geniş sınırlarında.
Başkent Söğüt (1299-1331)
İznik (1331-1335)
Bursa (1335-1363)
Edirne (1363-1453)
Kostantîniyye (1453-1922)
Resmî dil(ler) Osmanlı Türkçesi
Yaygın dil(ler)
Farsça (klasik dönemde edebiyat dili)
Arapça (klasik dönemde bilim ve bölgesel dili)
Fransızca (Tanzimat döneminde edebiyat ve eğitim dili)
ve diğer
Resmî din Hanefi fıkhına ve Mâtürîdî itikadına bağlı Sünni İslam
Demonim Osmanlı
Hükûmet
• Mutlak monarşi (1299-1876; 1878-1908; 1920-1922)
• Hilâfet (1517-1924)[dn 1]
• Anayasal parlamenter monarşi (1876-1878; 1908-1913; 1918-1920)
• Tek partili otoriteryan askeri diktatörlük idaresinde parlamenter monarşi (1913-1918)
Padişah
• 1299-1326
Osman Gazi (ilk)
• 1918-1922
VI. Mehmed (son)
Halife
• 1517-1520
I. Selim (ilk)
• 1922-1924
II. Abdülmecid (son)
Sadrazam
• 1320-1331
Alâeddin Paşa (ilk)
• 1920-1922
Ahmed Tevfik Paşa (son)
Yasama organı Meclis-i Umûmî
• Atanan meclis
Meclis-i Âyan
• Seçilen meclis
Meclis-i Mebûsan
Tarihçe
• Kuruluş
1299
• Bursa’nın Fethi
1326
• Edirne’nin Fethi
1365
• Ankara Savaşı
1402
• Fetret Devri
1402-1413
• İstanbul’un Fethi
29 Mayıs 1453
• İmparatorluğa dönüşüm
1453
• Büyük Mısır Seferi
1517
• Lale Devri
1718-1730
• I. Meşrutiyet
1876-1878
• II. Meşrutiyet
1908-1920
• Dağılışı
1 Kasım 1922
Yüzölçümü
1481[1] 1.220.000 km2
1521[1] 3.400.000 km2
1683[1][2] 5.200.000 km2
1913[1] 2.550.000 km2
Nüfus
• 1912[3]
24.000.000
Para birimi Akçe, para, sultani, kuruş, lira
Öncüller Ardıllar
Anadolu Selçuklu Devleti
Anadolu beylikleri
Bizans İmparatorluğu
Bosna Krallığı
İkinci Bulgar İmparatorluğu
Sırp Despotluğu
Macaristan Krallığı
Hırvatistan Krallığı
Memlûk Devleti
Hafsîler
Malta
Tilimsan Krallığı
Trabzon İmparatorluğu
Samtshe Atabeyliği
Mora Despotluğu
Zeta Prensliği
Leş Birliği
Türkiye
Yunanistan
Kafkasya Genel Valiliği
Bosna-Hersek
Sırbistan Prensliği
Arnavutluk Geçici Hükûmeti
Romanya Krallığı
Bulgaristan Prensliği
İEDTY
Irak Mandası
Hicaz Krallığı
Fransız Cezayiri
Britanya Kıbrısı
Fransız Tunusu
İtalyan Libyası
Kuveyt Şeyhliği
Yemen Mütevekkili Krallığı
Osmanlı İmparatorluğu’nun 1593 yılındaki durumunu gösteren ayrıntılı bir harita
Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Devleti (Osmanlıca: ???????? ????????? ?????????????, romanize: Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye)[4][5] veya Batı kroniklerindeki kullanımlarca Türk İmparatorluğu, 1299[6][7][dn 2] yılında Oğuz Türklerinden[8] Osman Gazi’nin kurduğu Osmanoğlu Hanedanı’nın hükümdarlığında Orta Çağ’dan Yakın Çağ’a kadar varlığını sürdürmüş bir imparatorluktur. Bugünkü Türkiye’nin Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuş bir beylik iken, 1453 yılında II. Mehmed’in Konstantinopolis’i fethedip Bizans İmparatorluğu’na son vermesiyle imparatorluk hâline gelmiştir. 1517 yılında, I. Selim’in Büyük Mısır Seferi ile Ridaniye savaşı sonucu İslam hilâfeti Osmanlı Hanedanı’na geçmiş ve bu tarihten sonra gelen her padişah, aynı zamanda halife olmuştur.[9] En geniş sınırlarına 1683 yılında ulaşmış;[10] Orta Avrupa’nın bir bölümü ile Balkanlar’ın tamamı, Kuzey Afrika’nın bir bölümü, Hicaz, Mezopotamya, Kafkasya’nın bir bölümü ve Anadolu üzerinde egemenlik kurmuştur. 1699 yılında Karlofça Antlaşması sonrası gerileme dönemine girmiş ve 1922 yılında saltanatın kaldırılması ile birlikte yıkılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması, yaygın kabule göre 1299 yılında olmuştur. Ancak Prof. Dr. Halil İnalcık ve bazı diğer akademisyenler, Osmanlı Devleti’nin 1299’da Söğüt’te değil, 1302’de Yalova’da, Bizans’a karşı yapılan Koyunhisar Muharebesi sonrasında devlet niteliğini kazandığını iddia etmektedirler.[11][12] Osmanlılar, 1453 yılında Konstantinopolis ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nu yıkmış ve bazı tarihçilere göre bu olay, Orta Çağ’ı sona erdirip Yeni Çağ’ı başlatan olay olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Balkanlar, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın büyük bir bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı, doğuda Hazar Denizi ile Basra Körfezi’ne; kuzeyde Avusturya, Macaristan ve Ukrayna’nın bir bölümüne ve güneyde ise Sudan, Eritre, Somali ve Yemen’e kadar uzanmaktaydı.[13]
Osmanlı İmparatorluğu 29 eyaletten ve özerklik tanınmış olan Boğdan, Erdel ve Eflak prensliklerinden oluşmaktaydı. Osmanlı Devleti, zaman zaman deniz aşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu’ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote[14] (1585), Madeira (1617), Vestmannaeyjar[15] (1627) ve Lundy[16] (1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
Gaza ve cihat anlayışıyla sürekli genişleme eyleminde bulunan devletin egemenliği altındaki topraklarda yaşayan halklar, zaman zaman toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır.[17] Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi yapısında ve hukuk kurallarının oluşumunda İslam dininin belirleyici bir rol oynaması, devletin bir “İslam devleti”, dolayısıyla da bir “din devleti” olarak nitelendirilmesine neden olmuştur.[18]
Osmanlı İmparatorluğu dönemi; Osmanlı Hanedanı’nın[19] ve saray erkanının, Rum kadınlarla ve Slav Hristiyan halklardan (Sırplar, Bulgarlar, Ukraynalılar gibi) kadınlarla evlilik yapması,[20][21] iskan politikası sebebiyle devşirilen Hristiyan çocukların Türk-İslam örf ve gelenekleri ile yetiştirilip yeniçeri ordusuna ve devlet kurumlarına alınmasıyla beraber,[22][23][24] Türk tarihinin Roma-Doğu Roma tarihi ile kaynaştığı dönem olarak görülür.[25][26][27][28]
Arnold Joseph Toynbee gibi bazı tarihçiler, Türkiye’nin Osmanlı Devleti’nin tek ardıl devleti sayılması gerektiğini savunurlar.[29]
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922 tarihinde 623 yıllık Osmanlı saltanatını kaldırdı ve 3 Mart 1924 tarihinde de, hem Muhammed’in 632’deki ölümünden sonra oluşturulan ve yaklaşık 1292 yıldır süregelen halifelik makamını kaldırdı, hem de Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye’den sürgün edilmesi kararını aldı. Günümüzde hanedan ile soy bağı olanların bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı ise yurt dışında farklı ülkelerde yaşamaktadır.[30][31]
İsim
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nun isimleri
Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu olan Osman Gazi zamanında Anadolu’da yer alan tüm beyliklerde iktidarın babadan oğula geçtiği ataerkil bir yönetim biçimi hakimdi. Bu tip yönetim anlayışını benimseyen beylikler de ülke ve halk tabakasını hanedanın kurucusunun mirası şeklinde kabul görmekte ve beylikler, hanedanın kurucusunun adını almaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu da hanedanın kurucusu olan Osman’ın adını aldı ve Osmanlı Devleti şeklinde anıldı.[32] Osman’ın adı, Arapça ????? (Othman) kelimesinin Türkçe formudur. Bazı kimselere göre hanedan, adını “Ataman” (İngilizcede Ottoman) adından almıştır.
Devlet, Osmanlı Türkçesinde “imparatorluk”, günümüz Türkçesinde “yüce devlet” anlamına gelen Devlet-i Aliyye (Osmanlıca: ???? ????) ve devleti yöneten hanedanı belirtmek için “Osmanlı Hanedanı” anlamına gelen Hanedan-ı Âl-i Osman isimlerini kullandı. Tanzimat Fermanı ilanının sonrasında ise adın sonuna eklenen Osmaniye (Osmanlıca: ???????) kelimesiyle beraber “Yüce Osmanlı Devleti” anlamına gelen Devlet-i Aliyye-i ?Osmaniye (Osmanlıca: ???? ???? ???????)[4][33] olarak isimlendirildi. Bu isimlendirme, 19. yüzyılın Türkçe belgelerinde de geçmektedir.[34] Cumhuriyet sonrasında kullanılan Türkçede ise Osmanlı İmparatorluğu ya da Osmanlı Devleti isimleri de kullanıldı.
19. yüzyıldan önceki İngilizce kaynaklarda Turkey,[35] Turkish Empire[36] ve Ottoman Turkey[37][38] şeklindeki kullanımlara da rastlanır.
Batı Avrupa’da ise, Osmanlı İmparatorluğu (İngilizce: Ottoman Empire) ve Türkiye (İngilizce: Turkey) olmak üzere iki isim birbirinin yerine kullanıldı. “Türkiye” adı, hem resmî hem de resmî olmayan ortamlarda gitgide daha çok yaygınlaştı. Bu ikilem, Ankara merkezli yeni kurulan Türk hükûmetinin Türkiye’yi ülkenin resmî adı olarak seçtiği 1920-1923 yıllarında sona erdi. Günümüzde bazı tarihçiler, imparatorluğun çok uluslu karakterinden dolayı, Osmanlı’dan bahsederken Türkiye, Türkler ve Türk terimlerini kullanmazlar.[39]
Günümüzde modern Türkiye için de Turkey kullanımının yaygın olmasının yanı sıra Republic of Turkey kullanımıyla, Osmanlı İmparatorluğu dönemi (Ottoman Turkey) ile Cumhuriyet dönemi birbirinden ayrılır.
Kayı boyu ve Osmanlı ailesi
Ayrıca bakınız: Kayı boyu ve Osmanlı Hanedanı
Kayı boyu damgaları
Genel görüşe göre Osmanlı ailesinin, Oğuzların Bozok kolunun Gün Han soyuna mensup olan Kayı boyundan geldiği kabul edilmektedir.[40][41] Osmanlıların etnik kökenleri hakkında bilgi veren ilk dönem Osmanlı kronikleri, genel anlamda aynı görüşü paylaşmaktadırlar.[42] İlk dönem kroniklerinde verilen bilgiler, Oğuz Kağan Destanı ile aynıdır. Destana göre Oğuz Han’ın Gün Han, Ay Han, Yıldız Han, Gök Han, Dağ Han, Deniz Han olmak üzere altı oğlundan ilk doğan üç tanesi (Gün Han, Ay Han, Yıldız Han) Oğuz boylarının sağ kolunu, diğer üçü ise sol kolunu oluşturuyorlardı.[40] Oğuz Han’ın her bir oğlunun dört boyu mevcuttu. Oğuz boyları ise toplamda yirmi dört boydan meydana gelmekteydi.[dn 3] Oğuz Han’ın altı çocuğunun oluşturduğu bu boyların Gün, Ay ve Yıldız kollarına Bozoklar (ya da Bozoklu); Gök, Dağ ve Deniz kollarına ise Üçoklar (ya da Üçoklu) denmekteydi.[40] Orduda ve şölen adı verilen ziyafetlerde Bozoklar Han’ın sağ tarafında, Üçoklar ise sol tarafında yer alırlardı. Bozoklar’da en başta Gün Han’a mensup olan boylar, Üçoklar’da ise Gök Han’a ait boylar gelirlerdi.[40] En başta yer alan Gün Han’ın derecelerine göre sırasıyla Kayı, Bayat, Alkaevli ve Karaevli adlı dört boyu gelirdi.[43]
Kayı, kelime anlamı olarak “muhkem, kuvvet ve kudret sahibi” demektir. Damgaları ya da şeklinde olup, bunlar “iki ok arası bir yaylı ok”u temsil etmektedir.[43][44]
Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu hakkındaki bilgilerin büyük çoğunluğu, geç 15. yüzyıl ve erken 16. yüzyılda yazılmış Türkçe eserlere dayanmaktadır.[42] Türk şair Ahmedî’nin İskendernâme isimli eseri, bu konuda yazılan ilk Osmanlı kaynağı olarak kabul edilmektedir.[42] Yazıcızâde Ali’nin Tevârih-i Âl-i Selçuk isimli eserinde de Osmanlılar’ın Kayı boyundan geldiği kabul edilmektedir.[42] Ahmedî’nin İskendernâme isimli eserinin Âğâz-ı Dâsitân bölümünde, Ertuğrul Gazi’nin Oğuzlardan Gök Han’ın soyundan geldiği yazmaktadır.[45] Osmanlı tarihçisi Enverî ise, Osmanlıların Oğuz soyundan geldiğinden bahsederek Kayıların soyunu Nuh’a kadar götürdüğünü söylemiştir.[46] 15. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinden Şükrullâh ise Behcetü’t Tevârîh isimli eserinde, Kayıları Nuh, Yafes, Kayı Han, Kara Han, Oğuz Han, Gök Alp, Kızıl Buğa, Kaya Alp, Süleyman Şah, Ertuğrul, Osman, Orhan, Murad, Bayezid, Murad ve Mehmed olarak sıralamıştır.[47] II. Mehmed devrinde yaşayan Osmanlı tarihçisi Âşıkpaşazâde ise, Osmanlıların tarihini anlattığı Tevârîh-i Âl-i Osman isimli eserinde, Şükrullâh gibi Osmanlıları Nuh’a kadar götürmüştür. Ancak Şükrullâh’tan daha fazla isme yer vermiştir.[48] Bunların dışında İbn-i Kemal[49], Naîmâ[50], Mahmûd el-Bayâtî[51], Oruç Bey[52], Neşrî[53], Kâtip Çelebi[54] ve Mustafa Nuri Paşa[55] gibi kronik yazarlarının kaynaklarında da bu silsileler hemen hemen benzerdir.
20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren Herbert Adams Gibbons’un Osmanlıların gayrimüslim tebaadan geldiği iddiasıyla, Osmanlıların kuruluş ve etnik kökenleriyle ilgili yeni bir tartışma başladı. Gibbons’un iddiasına göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu olan Osman Gazi, daha sonra kayınpederi olacak olan Şeyh Edebali’nin evinde onun verdiği Kur’an’ı sabaha kadar ayakta okur ve bir rüya görür. Rüyasında melek ona; bu ebedi sözleri büyük bir saygıyla okuduğundan dolayı, çocuklarının ve çocuklarının çocuklarının neslinin büyük bir onura sahip olacağını söyler. Osman bu sayede Müslüman olur.[56] Gibbons’a göre Osman, Moğol istilasından kaçarak Söğüt’e gelen küçük bir aşiretin beyidir. Yine yazara göre Osmanlılar, özellikle İslam dinini kabul eden Rumlar ile birlikte Türk ırkının dışında yeni bir ırk oluşturmuşlardır.[56] Gibbons bu düşüncesiyle Osmanlıların Oğuz ve Kayı soyundan geldikleri görüşünü kabul etmemiştir.
Alman tarihçi Josef Markwart, Dîvânü Lugati’t-Türk’te geçen Kayları Kayı olarak kabul etmiştir ve bununla birlikte Osmanlıların Moğolların Kay kabilesinden geldiklerini ve Türkleşmiş bir Moğol olduklarını iddia etmiştir. Mehmet Fuad Köprülü ise Dîvânü Lugati’t-Türk’te hem Kaylardan hem de Kayılardan (Kayığ) bahsedilmesi nedeniyle Markwart’ın bu tespitinin yanlış olduğunu belirtmiştir.[57]
Tarihçi Paul Wittek ise, Osmanlıların şecerelerinin Oğuzların Kayı boyuna bağlı olmadığını savunmuştur. Wittek’e göre Kayı boyu ile ilgili şecereler, devletin kuruluşundan 150 yıl sonra yazılmaya başlanan Osmanlı kroniklerine dayanan efsaneleştirilmiş öykülerdir. Paul Wittek çalışmalarında Osmanlı kroniklerini sık kullanan tarihçilerden bir tanesi olsa da, Osmanlı’nın etnik geçmişi hakkında kroniklere güvenmemiştir. Osmanlı’nın toplama bir kabile olduğunu ve devleti Anadolu’nun uçlarında yaşayan gazilerin kurduğunu savunmuştur.[58][59] Ayrıca II. Murad devrinden sonra Kayı ve Oğuz unsurlarının diğer beylikleri kontrol altına almak ve üstünlük kurmak amacıyla çokça vurgulandığı görüşünü belirtmiştir.[60] Rudi Paul Lindner da Kayı boyu şecerelerinin II. Murad devrinde diğer beyliklere karşı üstünlük sağlamak için uydurulduğunu iddia etmiştir.[61] Lindner, 15. yüzyıl kroniklerine dayanarak Osmanlıların soyunu Oğuzlara çıkarmanın inandırıcı olmayacağını söylemiştir. Lindner, Osman’ın devleti yanındaki göçebelerle birlikte kurduğunu iddia etmiştir.[62]
Türk tarihçi Prof. Dr. Feridun Emecen, 15. ve 16. yüzyıla ait bazı tahrir defterlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Kayıların mevcut olduğunu belirtmiştir. O yıllarda Kayı boyuna mensubiyetin çok cazip olmadığı için, Osmanlıların diğer Anadolu Türkmen beyliklerine karşı üstünlük kurmak amacıyla böyle bir iddiada bulunmayacaklarını söylemiştir.[63] Mehmet Fuad Köprülü de Feridun Emecen ile hemen hemen aynı görüşleri paylaşmıştır. Köprülü, Osmanlıların meşruiyet kazanmak amacıyla sonradan bir silsile uydurmadığını söylemiştir. Köprülü, böyle uydurma bir iddiada saray tarihçilerinin de ortak bir anlatıyı yazacaklarını savunarak, günümüzdeki kroniklerde bu konuyla ilgili farklılıkların olduğunu ve bunun sonucunda Kayı boyu görüşünün uydurma olmadığını belirtmiştir.[64]
İsmail Hakkı Uzunçarşılı da Kayıların varlığını kesin olarak kabul eden tarihçilerdendir. Uzunçarşılı’ya göre Osman Gazi’nin ele geçirdiği toprakları Oğuz geleneğine göre yakınlarına ve silah arkadaşlarına dirlik olarak pay etmesi, Kayı görüşünün gerçek olabileceğinin en önemli işaretlerinden birisidir.[65]
Prof. Dr. Halil İnalcık ise II. Murad zamanında, Timur’un Cengiz Han’ın soyundan gelmesini üstünlük unsuru sayarak Osmanlılar’a karşı egemen olmak istediğini ve buna karşı ise Osmanlıların Kayı boyu ve Oğuz hikâyesini uydurduklarını söylemiştir. Bu tarihten sonra ise dünyaya gelen şehzadelere Oğuz ismi konulmaya başlanmış, çeşitli silah ve topların üzerine de Kayı damgası işlenmiştir.[66][67] Mehmet Ali Kılıçbay’a göre, I. Murad zamanında Osmanlıların Anadolu beyliklerinin üzerine gitmeye başlamasıyla ortaya çıkan soylu-soysuz tartışmaları sonucunda, Osmanlılar Kayı boyunu ortaya atarak diğer beyliklere üstünlük sağlamak istemiştir.
Oğuz Han
Gün Han
Kayı
Saçıkaralılar
Kurtlu
Kızılkeçili
Karakeçili
Atçekenler (Tanrıdağı Türkmenleri)
Sarıkeçili
Haculu
Osmanlı Hanedanı
Tarihçe
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu tarihi
Osmanlı İmparatorluğu belirli tarihsel dönemlere ayrılarak incelenir. Dönemler, Osmanlı Devleti’nin yönetim yapısına ve dünya siyasetindeki yerine göre belirlenmiştir. Toprak büyüklüğünü temel alan ayrıştırmalardan daha detaylı bir bakış açısına izin vermektedir.
Beylik Dönemi
Anadolu’ya Oğuz-Türkmen göçleri ve Anadolu Selçuklu Sultanlığı
Selçuklu Devleti dağıldıktan sonra, Oğuz Türkmen boylarının bir araya gelerek yaptığı toplantı ve Ertuğrul Gazi’nin kılıç kuşanmasını anlatan tablo
Oğuzların ve Türkmenlerin batıya doğru göç hareketleri başlıca iki aşamada gerçekleşti. Birincisi, Türkmenlerin Selçuklu Hanedanı önderliğinde 1020’lerden itibaren Azerbaycan’ı istilâ etmeleri ve Anadolu’ya akınları, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Sultanı Alp Arslan’ın 1071 yılındaki Malazgirt zaferiyle birlikte Anadolu’yu Türklere açmasıdır. Bu zaferle birlikte Türkmenler, Ege Denizi’ne kadar Anadolu’da birçok yeri istilâ ettiler.[69] Bu yerlerde yaşayan Rum halk ise kıyılara kaçıyor ya da Türkmenlerle uzlaşarak yaşamak zorunda kalıyordu.
Moğol istilaları sonucunda Moğol İmparatorluğu’nun 1259’daki sınırları
Asıl ikinci büyük göç hareketi ise, 1220’lerden sonra doğuda başlayan büyük Moğol istilası sebebiyle Türkmenlerin Orta Asya’dan ve yoğun olarak yaşadıkları Azerbaycan’dan Anadolu’ya doğru başladı. Moğol istilası sebebiyle Mâverâünnehir, Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya gerçekleşen göçler ile beraber Anadolu’daki Türk nüfusu büyük bir artış gösterdi. 13. yüzyılda Anadolu’da tam anlamıyla bir Türk yurdu görünüşü hakimdi. İtalyan gezgin Marco Polo, 1279 yılında Doğu Anadolu’dan geçerken, Anadolu’yu Turkmenia ismiyle anmıştır.[69] Türkmenlerin bir kısmı kendilerine uygun buldukları yerlerde köyler kurarak yerleşik düzende yaşamaya başladılar. Türkmenler 1240 yılında Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde Selçuklu idaresine karşı büyük bir ayaklanma gerçekleştirdi. Üç yıl sonra ise Moğol kumandanı Baycu Noyan Anadolu’yu istilâ etti. Bu ayaklanma, Anadolu’nun şekillenmesinde önemli bir yer tuttu. Vefâ’îyye tarikatından Baba İlyas’ın soyundan gelen Âşık Paşa, Muhlis Paşa ve onların halifeleri Babaîler, batı taraftaki sınır bölgelere yerleşerek, Osmanlı’nın toplum ve kültür hayatında önemli bir rol oynadılar. Bunlardan bir tanesi, Osmanlı Hanedanı’nın kuruluşunda önemli rol oynayan ve Osman Gazi’nin hocası ve kayınpederi olan Şeyh Edebali’dir.[70]
Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu askerlerini kovalayan Moğol öncü birlikleri
Moğol kumandanı Baycu Noyan, 1243 yılında kalabalık ordusuyla Anadolu’yu istila etti. Baycu Noyan komutasındaki Moğol öncü birlikleri, 3 Temmuz 1243 tarihinde Sivas’ın doğusunda yer alan Kösedağ mevkiinde, II. Gıyaseddin Keyhüsrev yönetimindeki Anadolu Selçuklu ordusunu Kösedağ Muharebesi ile bozguna uğrattı.[71][72] Anadolu Selçuklu Devleti bu savaşın ardından Moğol İlhanlı Devleti’ne bağımlı bir hâle geldi.[73]
13. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise Anadolu’daki Moğol baskısı giderek arttı. Bu baskı sonucunda ise Türkmenler Batı Anadolu’da Bizans topraklarını istilâ etmeye başladılar.[70] Batı tarafında Bizans’a karşı en güçlü beylik Germiyanoğulları Beyliği’ydi. 1260 yılında Malatya’dan Kütahya’ya yerleştiler. Osman’ın babası Ertuğrul Bey’in de aşiretiyle beraber bu tarihlerde Eskişehir-Sakarya bölgesine yerleştiği tahmin edilmektedir.[70]
Türkmenler, Anadolu’da Moğollara karşı direnen en önemli güç konumundaydılar. Moğol istilâlarına karşı koymak amacıyla İslam’ın gaza anlayışını benimseyerek Memlûk Sultanlığı ile iş birliği içerisine girdiler ve Anadolu’daki Moğollara karşı Türk bağımsızlığının kazanılmasında siyasî liderliği ele aldılar.[70] Anadolu Selçuklu’nun sınır bölgeleri Akdeniz, Karadeniz ve Batı ucu olmak üzere üç hudut bölgesi olarak organize edildi. Her bölgeye, Selçuklu sultanının atamış olduğu bir emîr (bey) bulunuyordu. Dağlık bölgelerde ise yarı göçer Türkmenler mevcuttu. Bunlar, merkezi devlet siyasetinin etkisinden uzak bir yaşam sürüyorlardı. Uçlarda dinsel yaşam, dervişler ve Orta Asya Türk gelenekleri (Yesevîye ve Babaîyye) hâkimdi.[70]
Osmanlı Beyliği’nin ortaya çıkışı
İslam devletlerinde, özellikle Anadolu’da gazâ ideolojisi ve hareketlerinde artış başlaması[70] ve 1261 yılında Anadolu’daki Moğollara karşı başlayan geniş bir Türkmen hareketi, Osmanlı’nın da aralarında bulunduğu birçok Türkmen beyliğinin kurulmasına sebep oldu. Bu tarihten itibaren Anadolu, İran merkezli İlhanlı Devleti’nin egemenliğini kabul etmiş olan Selçuklu sultanlarının hüküm sürdüğü doğu kısmı ve Türkmenlerin hakimiyeti altında olan batı kısmı olarak iki siyasî bölgeye ayrılmıştı.[74] Selçuklu’nun batı sınır bölgesinde kurulan Eşrefoğulları Beyliği, Hamitoğulları Beyliği, Sâhib Ataoğulları Beyliği, Germiyanoğulları Beyliği ve Çobanoğulları Beyliği ile Bizans topraklarını fethederek kurulan Batı uç beylikleri (Menteşe Beyliği, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Karesioğulları ve Osmanoğulları), Türkmen yönetimindeki yarı bağımsız Anadolu’yu temsil ediyorlardı.[74]
Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu’da kurulan Türk beylikleri
Moğol İlhanlı yönetiminin merkezi kontrolüne ve mali sistemine karşı olan yarı göçer Türkmen boyları, Moğollar tarafından gelişigüzel bir şekilde Selçuklu tahtına geçirilen sultanlara karşı çıktılar. 1284 yılında Moğolların II. Gıyaseddin Mesud’u (1284-1296) tahta geçirip, onun saltanat rakibini destekleyen Germiyanoğulları’na karşı saldırmaları sonucunda Türkmen boyları hedeflerini Bizans topraklarına yönelttiler.[75] Bunun sonucunda Batı Anadolu, Germiyanoğulları tarafından fethedildi. 1270 ile 1310 yılları arasında bölgede Menteşe, Aydın, Saruhan, Karesi gibi gazî Türkmen beylikleri kuruldu. Bölgede kurulan ilk beylik, 1269 yılında Teke Türkmenleri tarafından desteklenen Menteşeoğulları’dır. Bu beylikler, Osmanlı Beyliği gibi Selçuklu sınırlarının ötesinde Bizans topraklarının fethedilmesiyle ortaya çıkan yeni bir Türkmen beylikleri zincirini meydana getirmekteydi.[75]
Osmanlı Beyliği, Batı Anadolu’da kurulan bu beylikler arasında en kuvvetli ve en zengini konumuna geldi.[dn 4] Daha sonra, ilki 1345’lerde Karesi Beyliği olmak üzere diğer beylikleri işgal etmeye başladı.[75] Osmanlı Beyliği, Osman Gazi’nin yönetimi altında çevreye düzenlenen akınlarını çoğaltarak devam ettirdi ve iç bölgelerden gelen insanların da beyliğe katılmasıyla, Bizanslıların elinde olan kale ve kasabaları alabilecek kadar güçlendi.[76] Osmanlılar, Karacahisar’ı ele geçirmelerinin ardından ilk defa 1299 yılında Söğüt ile birlikte Yarhisar, Yenişehir ve İnegöl’ü topraklarına kattı.[76][77][78] 1299 yılında Karacahisar’ı ele geçiren Osman Gazi, rivayete göre kendi adına hutbe okutarak oraya bir kadı atadı ve kendi töre ile kanûnunu ilân ederek bağımsızlık iddiasında bulundu.[78] Öz Türk geleneğine göre devletin kuruluşu, her şeyden evvel, egemenliğini Tanrı’dan aldığına inanılan karizmatik bir liderin ortaya çıkışına bağlı olduğu inanışına göre,[78] Osmanlı’nın resmî kuruluşu yaygın olarak 1299 yılı olarak kabul görür.[dn 5]
Kuruluş (1299-1453)
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu kuruluş dönemi
İlk kumandanlardan Akçakoca Bey ile Konur Alp ve ortada beyliğin kurucusu Osman Gazi
1299 yılına gelindiğinde Anadolu’da hüküm süren Anadolu Selçuklu Devleti yıkılma süreci içindeydi. Bu yıllarda Osman Gazi, yakın arkadaşları ile birlikte Bilecik, Yarhisar ve İnegöl’ü fethetti. 1301’de Yenişehir fethedildi. Başta Âşıkpaşazâde olmak üzere Osmanlı kaynaklarına göre Osman Gazi, 1299 yılında resmen bağımsızlığını ilan etti. Bu tarih, birçok tarihçi tarafından beyliğin kuruluşu olarak nitelendirildi. Bunun yanı sıra tarihçilerin bazıları beyliğin kuruluşunu 1301 kabul eder. Halil İnalcık ise 1299 tarihinin daha sonraları Osmanlılar tarafından uydurulmuş bir tarih olmasının muhtemel olduğunu söyleyerek Bizans kaynaklarından, dönemin tarihçisi Paleologos Hanedanı’ndan Pahimeres’in yazdıklarını kanıt göstererek kuruluşun 1302 yılında yapılan Koyunhisar Muharebesi ile gerçekleştiğini öne sürdü.[79]
1302’de Bizans İmparatorluğu kuvvetleri, Osman Gazi’yi durdurmak için yola çıktı. Osman Gazi, Bizans İmparatorluğu ile yaptığı ilk savaş olarak kabul edilen Koyunhisar Muharebesi’nin kazananı oldu.[80]
1326’da Osman Gazi, Bursa’yı kuşattı. Fakat kendisinin rahatsızlanması üzerine kuşatmaya oğlu Orhan devam etti. Aynı yıl Bursa fethedildi ve başkent yapıldı.[81] Orhan Bey, döneminde kendi adına para bastırarak beyliği devlet hâline getirdi.[82] 1329’da III. Andronikos’un başında bulunduğu Bizans ordusu ile yaptığı Pelekanon Muharebesi’ni kazandı.[83] 1331’de İznik’i, 1337’de İzmit’i topraklarına kattı.[84][85] Ayrıca kendisinin döneminde devletin sınırları, komşu Türk beyliklerinin toprakları yönünde de genişlemeye başladı. 1345’te Karesioğulları Beyliği Osmanlı egemenliği altına girdi. Böylece Osmanlı, hem beyliğin donanmasından yararlandı, hem de Rumeli’ye geçiş için alınması gereken önemli bazı noktalara sahip olmuş oldu.[86] 1352’de, taht kavgaları ile mücadele eden Bizans yöneticilerinden Matheos Kantakuzinos’a isteği üzerine yardım kuvveti gönderen Orhan Bey, yardımın karşılığı olarak Gelibolu Yarımadası’nda bulunan Çimpe Kalesi’nin sahibi oldu.[87] Çimpe Kalesi’nin ele geçirilmesi ile Osmanlı Devleti, ilk Rumeli toprağını kazandı.[88]
I. Murad döneminde Osmanlı Devleti sınırlarını gösteren harita
Orhan Bey’den sonra yerine I. Murad geçti. Murad Hüdavendigâr olarak da bilinen I. Murad, Osmanlı topraklarını Balkanlar yönünde genişletmeyi sürdürdü. İlk olarak Edirne yakınlarında yapılan Sazlıdere Savaşı ile Türk ilerleyişini durdurmak isteyen bir Bizans-Bulgar ordusunu yenilgiye uğrattı ve zaferin ardından Edirne’yi ele geçirdi. Kısa bir süre sonra, Edirne’yi geri almak isteyen Macar, Sırp, Bulgar, Eflâk ve Bosna birleşik ordusu ile Edirne yakınlarında karşılaştı. Yapılan Sırpsındığı Savaşı’nda karşı tarafı yenilgiye uğrattı. Döneminde Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan’ı ele geçirmeyi başardı. Buna ilaveten, Hamitoğulları Beyliği’nden para karşılığı Akşehir, Yalvaç, Beyşehir, Seydişehir, Karaağaç, Eğirdir ve Isparta’yı; Germiyanoğulları Beyliği’nden ise çeyiz yoluyla Kütahya, Simav, Tavşanlı ve Emet’i aldı.[89] Balkan ve Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın Avrupa yönündeki ilerlemesini durdurma çabaları I. Kosova Muharebesi ile devam etti. Osmanlı, savaşın kazananı oldu. Fakat I. Murad, savaşın bitmesinin ardından yaralı bir asker tarafından savaş meydanında hançerlendi ve öldürüldü.[90]
Ankara Muharebesi’ni gösteren bir minyatür
I. Murad’ın I. Kosova Savaşı sonrasında ölmesi üzerine Osmanlı tahtına daha sonraları Yıldırım Bayezid ismiyle de anılacak olan I. Bayezid geçti. I. Bayezid, Balkanlar’ın yanı sıra Anadolu’da da siyasi birlik sağlama çabasına girişti. Bu kapsamda Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Hamitoğulları, Menteşeoğulları ve Saruhanoğulları beyliklerini topraklarına kattı.[91] 1392’de Candaroğulları topraklarını ele geçirdi.[92] Saltanatı süresince dört kez İstanbul’u abluka altına aldı. Bunlardan üçüncüsünü 1396 yılında yaptı, fakat Haçlı ordusunun Niğbolu’ya kadar gelmesi üzerine ablukayı kaldırdı.[93] Eylül 1396’da yapılan Niğbolu Savaşı’nı kazandı.[94] Savaşın ardından İstanbul’u dördüncü kez abluka altına aldı, fakat bu ablukayı da doğuda beliren Timur tehlikesi sebebiyle kaldırdı.[95] Çin’e sefer düzenlemek isteyen ve batısında güçlü bir devlet barındırmak istemeyen Timur, daha önceleri savaşarak yenilgiye uğrattığı Karakoyunlu ile Celayirîli hükümdarlarının Osmanlı’ya sığınmasını ve istediği şartların kabul edilmemesini ileri sürerek Osmanlı’ya uyarılarda bulundu. I. Bayezid ile aralarında geçen bazı hakaret dolu mektuplaşmaların ardından Timur, Osmanlı’ya savaş ilan etti. İki büyük ordu, Ankara’nın Çubuk Ovası’nda karşılaştı. 1402’de yapılan Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bayezid, kendisine bağlı Türk beylerinin Timur’un tarafına geçmesinin de etkisi ile yenilgiye uğradı ve oğullarından Mustafa ve Musa ile birlikte Timur’a esir düştü.[91][96] Yıldırım, 1403’te Akşehir’de öldü.[96] Timur, Yıldırım’ın ölümü üzerine oğlu Musa’yı serbest bıraktı.[96]
I. Mehmed, Fetret Devri’ne son verdi.
Yıldırım Bayezid’in esir düşmesi ve esaret hayatındaki ölümünden sonra, oğulları İsa, Mehmed, Musa ve Süleyman arasında taht kavgaları başladı. Fetret Devri adıyla bilinen dönemin başında Timur, Yıldırım tarafından ele geçirilen Anadolu beylerine eski topraklarında yeniden bağımsız beylikler kurdurdu.[96] Tahtın sahibi olmak için şehzadeler arasında yapılan mücadelelerde ilk olarak Musa, İsa tarafından mücadelenin dışına atıldı ve ilk olarak Germiyanoğulları’na, ardından Karamanoğulları’na sığındı.[96] 1406 yılında İsa, Mehmed’in tarafını tutan askerler tarafından öldürüldü.[96] Böylece mücadele Süleyman ve Mehmed arasında devam etmeye başladı; Süleyman, devletin Rumeli yakasının; Mehmed ise Anadolu yakasının yöneticisi oldu.[96] İki kardeş arasında süren çatışmalar sırasında Musa, yeniden harekete geçti ve 1411’de Süleyman Çelebi’nin bulunduğu Edirne’ye baskın yaptı.[96] Aynı yıl Süleyman öldürüldü. 1411’den sonra çarpışmalar, Mehmed ve Musa arasında sürmeye başladı.[96] İki kardeş arasındaki mücadele, 1413 yılında Mehmed’in Musa’yı öldürtmesi ile sonlandı ve Fetret Devri noktalanmış oldu. Aynı yıl Mehmed, Osmanlı tahtına oturdu.
I. Mehmed, saltanatı sırasında Ankara Savaşı sonrası Anadolu’da yitirilen toprakların birçoğunu yeniden ele geçirdi.[96] Döneminde Venedikliler ile yapılan ilk deniz savaşı başarısızlıkla sonuçlandı.[97] Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarını bastırdı. Saltanatın sonlarında, Timur tarafından esir edilen ve kardeşi Mustafa olduğunu iddia eden bir kişinin kendisini Osmanlı padişahı ilan etmesi üzerine, bu sorun ile uğraştı ve Mustafa’nın üzerine yürüdü. Mustafa, yenilmesinin üzerine Bizans’a sığındı.[98] I. Mehmed, 1421 yılına gelindiğinde öldü.[96] I. Mehmed, Fetret Devri’ni sonlandırdığı için bazı tarihçiler tarafından “Osmanlı’nın ikinci kurucusu” olarak kabul edilir.
Varna Muharebesi (1444)
I. Mehmed’in ölümü üzerine tahta II. Murad çıktı. I. Mehmed’in ölümü üzerine Bizans tarafından serbest bırakılan Mustafa, II. Murad’ın saltanatının başında Düzmece Mustafa İsyanı olarak bilinen isyanı çıkardı. Mustafa, 1422’de yakalandı ve idam edilerek isyan sonlandırıldı.[99] II. Murad, aynı yıl İstanbul’u kuşattı fakat başarılı olamadı.[100] İki taraf da teknolojik bakımdan tamamen birbirine eşitti ve Türkler “bombardıman taşlarını almak için” barikat kurmak zorunda kalmışlardı.[100] Yine aynı yıl, kardeşi Küçük Mustafa da tahta geçmek için isyan etti. İsyan, birkaç ay içinde bastırıldı.[101] Döneminde, Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Tekeoğulları tamamen Osmanlı egemenliği altına girdi.[102] 1444’te Macarlar ile Edirne-Segedin Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşmaya göre, tarafların 10 yıl boyunca savaşmamaları kararlaştırıldı.[103] Barışın hemen ardından, yaşadığı buhranlar ve sıkıntılar yüzünden Manisa’ya çekildi ve yerini, kendi isteği ile 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed’e bıraktı.[104] Osmanlı tahtına henüz 12 yaşındaki bir şehzadenin geçmesini fırsat olarak değerlendiren Haçlı birliği, Edirne-Segedin Antlaşması’nı yok sayarak Osmanlı’ya savaş açtı. Kasım 1444’te gerçekleştirilen Varna Muharebesi için II. Murad tekrar ordunun başına geçti ve bu muharebeyi kazandı.[104] Ancak, savaşın hemen ardından tekrar tahta geçmedi; ikinci kez tahta geçmesi 1446 yılında gerçekleşti. 1448’de Osmanlı’nın Balkan hâkimiyetine son vermek amacıyla kendisine saldıran Eflak ve Macaristan orduları ile II. Kosova Muharebesi’ni yaptı ve muharebenin kazananı oldu.[105] 1451 yılına gelindiğinde öldü.[106] Ölümünün üzerine tahta tekrar oğlu II. Mehmed geçti.
Yükselme (1453-1683)
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu yükselme dönemi
Yayılma ve doruk noktası (1453-1566)
Fausto Zonaro’nun “Osmanlı Donanması’nın Haliç’e İndirilmesi” adlı tablosu (İstanbul’un Fethi)
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan II. Mehmed, ilk iş olarak babasının Venedikliler, Cenevizler, Macarlar ve Sırplar ile yaptığı barış anlaşmalarını yeniledi.[107] Ardından İstanbul’u kuşattı. Yaklaşık iki aylık yoğun bir kuşatmanın ardından, 29 Mayıs 1453’te şehri fethetti. 1058 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıktı ve İslam peygamberi Muhammed’in fetih ile ilgili hadisine nail oldu. İslam dünyasında büyük bir itibar kazanan Osmanlılar, Ortodoks Kilisesi’ni de himayesi altına aldı. Bu önemli fetih, tarihçilerin birçoğu tarafından Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı sayılan olaylardan biri olarak kabul edilir. II. Mehmed, fetihten sonra Fatih unvanıyla anılmaya başlandı.
II. Mehmed, 1460’ta Mora Despotluğu’na, 1461’de ise Trabzon Rum İmparatorluğu’na son verdi. Balkanlar’da Osmanlı topraklarını genişletmeye devam etti. 1468’de, Karamanoğulları Beyliği’ni ortadan kaldırdı. Karamanoğulları’nı koruyan ve Venedik’le iş birliği yapan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı 1473’teki Otlukbeli Savaşı’nda yendi. Böylece devletin sınırlarını Fırat Nehri’nin batısındaki Anadolu topraklarına kadar genişletmiş oldu. Girit hariç Ege Denizi’ndeki tüm adalarda Venedik hâkimiyetini sonlandırdı. Sadrazam Gedik Ahmed Paşa’nın Toroslar’ı ve Akdeniz kıyılarını ele geçirmesiyle Memlûk Devleti ile sınır komşusu oldu. Yine Gedik Ahmed Paşa’nın Kırım’a yaptığı seferler ile Kefe, Sudak ve Kırım Hanlığı Osmanlı himayesine girdi. Böylece Karadeniz’deki Ceneviz hâkimiyeti sonlandırıldı ve Karadeniz, bir Türk gölü hâline geldi.
II. Mehmed’in ölümünde Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarını gösteren harita
Eğitim, kültür ve bilime de oldukça önem veren Fatih Sultan Mehmed, inşaatı 1462 ile 1470 yılları arasında süren Sahn-ı Seman Medresesi’ni kurmuş ve medreseye müderrislik yapmak için gök bilimci Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet etmiştir. Medreselerde Ali Kuşçu tarafından düzenlenen bir okutma planının olduğu, hatta bunun “Kânûnnâme” şeklinde yapıldığı bilinmektedir. II. Mehmed, 1474’te Fatih Camii mihrabının kenarlarına yerleştirttiği, iki dolaba koyulan 800 cilt ile başlamış bir kütüphane de kurmuştur.
II. Mehmed, döneminde çıkardığı kanunları Fatih Kanunnamesi adıyla kitaplaştırdı. 1480’de düzenlenen Otranto Seferi sonucunda Napoli Krallığı’nın elinde bulunan Otranto, Osmanlı topraklarına katıldı. Fakat 1481’de, II. Mehmed’in bir sefer sırasında ölümü sonucunda sefer yarım kaldı. Osmanlı birliklerinin geri çekilmesi üzerine Otranto, Napoli Krallığı tarafından yeniden ele geçirildi.
II. Mehmed’in ölümü üzerine tahta, Yeniçerilerin desteğini alan II. Bayezid geçti. Fakat kardeşi Cem Sultan, kendisinin padişahlığını tanımadı. Böylece iki kardeş arasında taht mücadelesi başladı.[108] Bayezid, Cem’i yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Cem, sırasıyla Memlûklar’a, Rodos Şövalyeleri’ne ve papaya sığındı.[108] II. Bayezid, 1483’te Hersek’i, 1484’te Kili ve Akkerman’ı Osmanlı topraklarına kattı. Döneminde Memlûklar ile yapılan savaş sonuçsuz kaldı.[109] Cem’in 1495’te ölümünden sonra Avrupa’da seferler yapmaya devam etti.[108] Venedikliler ile 1499-1503 yılları arasında yaptığı savaşlar sonucunda devlete Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı limanlarını kazandırdı; ülkeyi vergiye bağladı. 1500’lerin başında güçlenmeye başlayan Safeviler, Anadolu’da Şii mezhebini yaymak için çalışmaya başladı. Bu çalışmalar sonucunda 1511’de Osmanlı’ya karşı Şahkulu İsyanı çıktı.[110] İsyan, aynı yıl Şahkulu’nun yakalanıp öldürülmesi ile bastırıldı.[111] Nisan 1512’de, yoğun baskılar sonucunda tahtı oğlu Selim’e bırakmak zorunda kaldı. Olaydan bir ay sonra ise öldü.
Daha sonradan Yavuz Sultan Selim adıyla da anılacak olan I. Selim, ilk olarak babasının döneminde başlayan Şii tehdidine karşı mücadeleye girişti. Safevi hükümdarı Şah İsmail ile 23 Ağustos 1514 yılında yaptığı Çaldıran Muharebesi’ni kazandı ve ülkenin başkenti Tebriz’e kadar ilerledi.[112] 1515’te, Sadrazam Hadım Sinan Paşa öncülüğünde gerçekleşen Turnadağ Muharebesi ile Dulkadiroğulları Beyliği’ni ortadan kaldırdı ve Anadolu’daki Türk siyasi birliği tam anlamıyla sağlandı. Seferden sonra İstanbul’a dönen I. Selim, bundan sonra Memlûklar’a karşı harekete geçmek için planlar yapmaya koyuldu.
I. Selim’in ölümünde Osmanlı İmparatorluğu
Suriye önlerine gelen I. Selim komutasındaki Osmanlı ordusu, Ağustos 1516’da Halep civarında Memlûk ordusunu Mercidabık Muharebesi ile yenilgiye uğrattı; Memlûk Sultanı Kansu Gavri savaş meydanında öldü. Bu durum üzerine Memlûk tahtına hemen II. Tomanbay çıktı. Osmanlılar, Aralık 1516’daki Gazze Muharebesi ile Filistin’i aldılar, Ocak 1517’de ise Ridaniye Muharebesi ile Mısır’a dayandılar. I. Selim, hemen beş-altı gün sonra Memlûklar’a Kahire Muharebesi ile son darbeyi vurdu ve Kahire’nin düşmesiyle birlikte Osmanlılar şehre girdi; ayrıca son Memlûk Sultanı II. Tomanbay da savaş alanında öldü. Memlûk Devleti yıkıldı ve Suriye, Filistin, Mısır, Hicaz gibi mühim yerler Osmanlı’nın topraklarına katıldı.[113][114] Devlet, Hint Okyanusu’na açılma olanağına kavuştu.[115] Yavuz Sultan Selim, bu sefer esnasında hiçbir hükümdarın göze alamadığı bir işi yaptı ki, Sina Çölü’nü 13 günde geçti. Muhammed’in Kutsal Emanetler olarak kabul edilen eşyalarını İstanbul’a getirtti ve hilâfetin Osmanlı Hanedanı’na geçmesini sağladı. Böylece halife unvanını kullanan ilk Osmanlı padişahı olmuş oldu.[116] 1520’de, batıya sefer düzenlemek amacıyla yola çıktığı sırada Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde öldü. Döneminde Osmanlı topraklarını 2,5 kat genişletti, hazineyi ağzına kadar doldurdu ve oğlu Süleyman’a iç karışıksız büyük bir devlet miras bıraktı.
Mohaç Muharebesi’ni gösteren bir minyatür
I. Süleyman’ın ölümünde Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarını gösteren harita
Babasının ölümü üzerine tahta çıkan I. Süleyman, Yavuz Sultan Selim’in tek erkek çocuğu olduğu için herhangi bir iç karışıklıkla karşılaşmadı. Saltanatının ilk yıllarında Belgrad’ı ve Rodos’u fethetti.[117][118] 1526’da, Macaristan ordusu ile yaptığı Mohaç Muharebesi sonucunda krallığı kendisine bağlı bir hale getirdi. Ardından 1529’da Avusturya’nın başkenti olan Viyana’yı kuşattı, ancak başarısız oldu.[119] 1533’te Cezayir hükümdarı Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul’a geldi ve devlete bağlılığını ilan ederek imparatorluğun hizmetine girdi.[120] Bir sonraki yıl ise kaptan-ı derya olarak görevlendirildi.[120] Aynı yıl Süleyman, Bağdat ve Tebriz’i imparatorluğun topraklarına kattı.[121] 1536’da Fransa ile ittifak kurdu;[122] bu ittifakın bir parçası olarak yapılan Nice ve Korsika kuşatmalarını yaptı (İtalya Savaşı).[123][124] 1538’de, Barbaros Hayreddin Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması, Preveze açıklarında gerçekleşen Preveze Deniz Muharebesi’nden zaferle ayrıldı. 1540’ta Mora ve Dalmaçya kıyıları Osmanlı’ya katıldı. 1547’de, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu ile İstanbul Antlaşması imzalandı. 1560’ta Tunus’un Cerbe Adası ele geçirildi. 1565 yılında Malta’yı kuşatsa da, kuşatma başarısız oldu. I. Süleyman, 1566’da, 71 yaşında 13. seferine çıktı ve Zigetvar’a vardı. 7 Eylül 1566’da, Zigetvar’ın alınmasından bir gün önce öldü. Ölümünün ardından tahta II. Selim çıktı. I. Süleyman, Batı’da Muhteşem Süleyman, Doğu’da ise Kanuni Sultan Süleyman olarak tanındı. Saltanatının son yıllarında, üç kıtaya yayılan imparatorluğunun topraklarında yaşayan insan sayısı 15 milyona ulaştı.[125][126]
Krizler ve değişim (1566-1683)
Ferhat Paşa Antlaşması ile doğuda en geniş sınırlarına ulaşan Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarını gösteren harita
Bu dönem, Osmanlıların büyük bir güç olmaya devam ettiği, fakat eski gücünde olmadığının sinyallerini vermeye başladığı dönemdir. Osmanlı, yavaş yavaş Avrupalılara karşı prestij kaybı yaşadı. 1606 yılında imzalanan Zitvatorok Antlaşması, bunun bir göstergesidir. Değişen ticaret yolları ve gelişen Avrupa teknolojisi, Osmanlıların Avrupalılar karşısında güç kaybetmesine neden olmuştur. Portekizlilerin Doğu Afrika ve Hindistan’da ticaret kolonileri kurmasından sonra, Osmanlılar bunun bitirilmesi gerektiğini düşündü. Doğu Afrika’ya yapılan seferlerdeki kısmî başarılara rağmen, Hindistan’a yapılan seferler başarılı olamadı.
Bu dönemde yapılan savaşlar, Avrupalılara Osmanlı’nın “yenilemez” olmadığını göstermiştir. Her ne kadar İnebahtı Deniz Muharebesi’nden sonra çabucak toparlanılmış olsa da, Avrupalılar Osmanlı’nın yenilebileceğini de anlamıştır. Ruslara yapılan seferler istenen etkiyi yapamadı. Hatta Molodi Savaşı’ndan sonra, Ruslar güçlenmelerini hızlandırarak sürdürmüşlerdir. Bu yüzden Duraklama Dönemi’nden itibaren Ruslar, Osmanlılar dağılana kadar, Osmanlıların en büyük düşmanı olacaktır. 1593 yılındaki Osmanlı-Avusturya Savaşı, Osmanlı’yı hem ekonomik hem de askerî açıdan zayıflattı. Asker eksikliği giderilse de, ekonomik zayıflık Celali ve Yeniçeri İsyanları’na neden oldu. Nüfusun büyüklüğü, ekonomik sorunları daha da büyüttü. IV. Murad döneminde daha çok Safevilerle uğraşıldı. Erivan ve Bağdat tekrar alındı (Osmanlı-Safevi Savaşı). Bu savaş sonunda imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Osmanlı’nın dağılıncaya kadarki doğu sınırı büyük ölçüde belirlenmiş oldu.
Bu dönemde, Osmanlı tarihinde ilk defa yeniçerilerin kaldırılması gündeme geldi. Ancak bunu düşünen II. Osman (Genç Osman), yeniçeriler tarafından öldürüldü. 1656 yılında Köprülü Mehmed Paşa’nın sadrazam olmasıyla Kadınlar saltanatı sona erdi. Bu değişim, Köprülüler Devri’ni başlattı. Bu devirde Osmanlı, kaybettiği gücünü az da olsa geri kazanmıştır. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması’yla beraber Kutsal İttifak Savaşları başladı.
Ayanlar Çağı: Duraklama ve Reform (1683-1827)
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu duraklama dönemi
II. Viyana Kuşatması’nı tasvir eden bir eser (1683)
Bu dönemde deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ile merkezi yönetimin bozulması sonucu devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Özellikle Yeniçeriler, artık padişaha karşı gelmekteydi. Yeniçerilerdeki “Ocak, devlet içindir.” anlayışı “Devlet, ocak içindir.” anlayışına dönüşmüştür.
Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sıkıntılar, tımar sisteminin bozulması, nüfus artışının yarattığı sosyal hayattaki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim alanındaki bozulmalar sonucu devlet duraklama dönemine girmiştir. Coğrafi Keşifler ile eski ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleriyle çok verilen cülus bahşişi ve yeniçerilerin artmasıyla verilen ulufe miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır.
Osmanlı Devleti’nin duraklama döneminden gerileme dönemine girmesine neden olan Karlofça Antlaşması müzakereleri (1699)
26 Ocak 1699 tarihinde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları’nı bitirdi. Karlofça Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemi başlamıştır. Papa tarafından Osmanlı Devleti’ne karşı Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Avusturya, Lehistan, Rusya, Maltalı Sen Jean Şövalyeleri ve Venediklilerden oluşan bir ittifak ile uzun süren savaşlar sonunda yorgun düşen Osmanlı Devleti, Banat ve Temeşvar hariç bütün Macaristan’ı ve Erdel Prensliği’ni Avusturya’ya, Ukrayna’nın kuzeyini ve Podolya’yı Lehistan’a, Mora’yı ve Dalmaçya kıyılarını da Venediklilere bırakmıştır.
Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirmiş, ağır vergiler yüzünden yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin bel kemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık, tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı. Osmanlı’da ilmiyenin bozulması da devleti geriletti. Avrupa’daki gelişmelerin (Reform, Rönesans) takip edilmemesi Osmanlı için büyük bir dezavantaj olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin eğitim sisteminin bozulmasının nedeni, Beşik Ulemalığı denen sistemin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu sisteme göre müderrislerin yeni doğan çocukları, doğduğu andan itibaren medrese öğretmeni sayılıyordu.
Osmanlı’da, İstanbul’da görev yapan bir Tulumbacılar heyeti
Lale Devri’nde yapılan III. Ahmed Çeşmesi
1718 yılında Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nda “Lale Devri” adı verilen dönem başlamıştır. III. Ahmed’in tahtta olduğu bu dönem, “zevk ve sefâ devri” olarak da bilinir. Bu dönemde devlette birçok yenilikler yapılmıştır: Avrupa başkentlerine elçilikler gönderilmiş, “Tulumbacılar” adı verilen yangın söndürme ekipleri kurulmuş, çiçek hastalığı aşısı uygulanmış, çini atölyeler ve kağıt fabrikaları açılmış, minyatür sanatında ilerleme kaydedilmiştir. Bunun yanı sıra, Avrupa’dan Said Efendi ve İbrahim Müteferrika tarafından matbaa getirilmiş ve Osmanlı matbaa ile tanışmıştır. Bu dönemde Sultan III. Ahmed tarafından Topkapı Sarayı ve Yeni Camii’nde birer kütüphane ve Üsküdar’da da padişahın adını taşıyan “III. Ahmed Çeşmesi” yapılmıştır. Bu dönemde halkın büyük bir bölümü zor durumdayken, İstanbul’da bazı devlet yetkililerinin rahat yaşamaları ve eğlenceye düşkün olmaları bazı huzursuzluklara yol açmış ve 1730’da Patrona Halil Ayaklanması ile birlikte III. Ahmed tahttan indirilmiş, Lale Devri de sona ermiştir.
Bu dönemde yaşanan diğer önemli olaylar
1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı
Küçük Kaynarca Antlaşması
Nizam-ı Cedid
Karlofça Antlaşması (1699)
1723-1727 Osmanlı-İran Savaşı
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması (1826)
Askeri Yenilgiler
Banat’ın ve Belgrad’ın (1717-1739) geçici olarak kaybedilmesinin yanı sıra, Tuna ve Sava üzerindeki Osmanlı sınırı 18. yüzyılda sabit kaldı. Ancak Rus genişlemesi büyük ve büyüyen bir tehdit oluşturuyordu. Buna göre, İsveç Kralı XII. Karl, Orta Ukrayna’da 1709 Poltava Muharebesi’nde (1700-1721 Büyük Kuzey Savaşı’nın bir parçası) Ruslar tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından Osmanlı İmparatorluğu’nda bir müttefik olarak karşılandı. Charles XII, Osmanlı Padişahı III. Ahmed’i ikna etti. Boğdan’da 1710-1711 Prut Savaşı’nda Osmanlı zaferiyle sonuçlandı.[127]
1716-1718 Osmanlı-Avusturya Savaşı’ndan sonra, Pasarofça Antlaşması, Banat, Sırbistan ve “Küçük Walachia”nın (Oltenia) Avusturya’ya kaybını doğruladı. Antlaşma ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nun savunmada olduğunu ve Avrupa’da daha fazla saldırganlık gösterme olasılığının düşük olduğunu ortaya koydu. 1739’da Belgrad Antlaşması ile sona eren Avusturya-Rus-Türk Savaşı (1735-1739), Kuzey Bosna, Habsburg Sırbistan (Belgrad dahil), Oltenia ve güney bölgelerinin Osmanlı’yı geri almasıyla sonuçlandı. Ama imparatorluk Kırım Yarımadası’nın kuzeyinde bulunan Azak limanını Ruslara karşı kaybetti. Bu antlaşmadan sonra Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya ve Rusya’nın Prusya’nın yükselişi ile uğraşmak zorunda kalması nedeniyle bir nesil barışın tadını çıkarabildi.
İstanbul Teknik Üniversitesi gibi yüksek öğretim kurumlarının kurulması da dahil olmak üzere eğitim ve teknolojik reformlar gerçekleşti. 1734’te Batı tarzı topçu yöntemlerini öğretmek için bir topçu okulu kuruldu, ancak İslam din adamları teodise gerekçesiyle başarıyla itiraz etti. 1754’te topçu okulu yarı gizli olarak yeniden açıldı.[128] 1726’da İbrahim Müteferrika, Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’yı Başmüftü olarak ikna etti ve din adamlarının matbaanın verimliliğine ilişkin görüşleri ve daha sonra Müteferrika’ya (bazı hattatların ve dini liderlerin muhalefetine rağmen) Sultan III. Ahmed Müteferrika’nın matbaası ilk kitabını 1729’da yayınladı ve 1743’te her biri 500 ila 1.000 kopya olan 23 cilt halinde 17 eser yayınladı.[129][130]
Kuzey Afrika’da İspanya, Cezayir’in özerk Deyliği’nden Oran’ı fethetti. Oran Beyi Cezayir’den bir ordu aldı, ancak Oran’ı geri alamadı ; kuşatma 1.500 İspanyol’un ve hatta daha fazla Cezayirli’nin ölümüne neden oldu. İspanyollar da birçok Müslüman askeri katletti. 1792’de İspanya Oran’ı terk ederek o bölgeyi Cezayir Deyliği’ne sattı.
1768’de Rus destekli Ukraynalı Haidamakas, Polonya konfederasyonlarını takip ederek, Ukrayna’nın Besarabya sınırında Osmanlı kontrolündeki bir kasaba olan Balta’ya girdi, vatandaşlarını katletti ve kasabayı yakıp kül etti. Bu eylem, Osmanlı İmparatorluğu’nu 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’na kışkırttı. 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması savaşı sona erdirdi ve Osmanlı kontrolündeki Eflak ve Boğdan eyaletlerinin Hristiyan vatandaşlarına ibadet özgürlüğü sağladı. 18. yüzyılın sonlarında, Rusya ile yapılan savaşlarda bir dizi yenilgiden sonra, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bazı insanlar, I. Petro’nun reformlarının sona erdiği sonucuna varmaya başladılar. Ruslara bir avantaj sağlamıştı ve Osmanlılar daha fazla yenilgiden kaçınmak için Batı teknolojisine ayak uydurmak zorunda kalacaktı.
III. Selim (1789-1807) orduyu modernize etmek için ilk büyük girişimleri yaptı, ancak reformları dini liderler ve Yeniçeriler tarafından engellendi. Ayrıcalıklarını kıskanan ve değişime şiddetle karşı çıkan Yeniçeriler isyan etti. Selim’in çabaları tahtına ve hayatına mal oldu, ancak 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldıran halefi dinamik II. Mahmud tarafından görkemli ve kanlı bir şekilde çözüldü.
Sırp İsyanları (1804-1815), Doğu Sorunu sırasında Balkanlar’da bir ulusal uyanış döneminin başlangıcına işaret ediyordu. 1811’de el-Suud ailesi tarafından yönetilen Arabistan’ın köktendinci Vahhabileri, Osmanlılara karşı ayaklandı. Vahhabi isyancıları yenemeyen Babıali, Mısır Eyaleti valisi (valisi) Kavalalı Mehmed Ali Paşa’yı Arabistan’ı geri almakla görevlendirdi ve 1818’de Diriyah Emirliği’nin yıkılmasıyla sona erdi. Sırbistan’ın egemenliği kendi hanedanlığı altında kalıtsal bir monarşi olarak kabul edildi.[131][132] 1821’de Yunanlar Sultan’a savaş ilan etti. Bir saptırma olarak Boğdan’da ortaya çıkan bir isyanı, Korint Körfezi’nin kuzey kısmıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığını kazanan ilk parçaları olan Mora Yarımadası’ndaki ana devrim izledi. 1830’da Fransızlar Cezayir Deyliği’ni işgal etti. 21 gün süren kampanya, 5.000’den fazla Cezayir askeri ve yaklaşık 2.600 Fransız askeri zayiatı ile sonuçlandı.[133] Fransız işgalinden önce Cezayir’in toplam nüfusu büyük olasılıkla 3.000.000 ile 5.000.000 arasındaydı.[134] 1873’te Cezayir’in nüfusu (yeni gelen birkaç yüz bin Fransız yerleşimci hariç) 2.172.000’e düştü.[135] 1831’de Mehmed Ali Paşa, Sultan’ın Yunan isyanını bastırmak için askeri yardım göndermesi karşılığında kendisine söz verdiği Büyük Suriye ve Girit valiliklerini vermeyi reddetmesi nedeniyle Sultan II. Mahmud’a isyan etti. (1821-1829) Ve sonunda Yunanistan’ın resmi bağımsızlığı ile sona erdi. 1827’de Navarin Deniz Muharebesi’nde donanmasını kaybeden Mehmed Ali Paşa için maliyetli bir girişimdi. Böylece 1831-1833 Osmanlı-Mısır Savaşı başladı. Oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Paşa, Anadolu’ya ilerlerken Osmanlı Ordusunu yendi ve başkent İstanbul’un 320 km (200 mil) yakınında Kütahya şehrine ulaştı. Çaresizlik içinde Sultan II. Mahmud, imparatorluğun geleneksel ezeli rakibi Rusya’dan yardım istedi ve İmparator I. Nikolay’dan kendisine yardım etmesi için bir seferi kuvveti göndermesini istedi. Ruslar, Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın imzalanmasına karşılık, İbrahim Paşa’yı İstanbul’a doğru ilerlemekten caydıran seferi kuvveti gönderdi. 5 Mayıs 1833’te imzalanan Kütahya Antlaşması hükümlerine göre , Mehmed Ali Paşa, vilayetlerin () valisi (valisi) yapılması karşılığında Sultan’a karşı yürüttüğü seferden vazgeçmeyi kabul etti. Girit, Halep, Trablus, Şam ve Sayda (son dördü modern Suriye ve Lübnan’dan oluşuyor.) ve Adana’da vergi toplama hakkı verilmiştir. Rus müdahalesi olmasaydı, Sultan II. Mahmud devrilme riskiyle karşı karşıya kalabilirdi ve Mehmed Ali Paşa yeni padişah bile olabilirdi. Bu olaylar, Babıali’nin kendisini korumak için yabancı güçlerin yardımına ihtiyaç duyduğu tekrar eden bir kalıbın başlangıcını işaret ediyordu.
1839’da Babıali, fiilen özerk olana kaybettiklerini geri almaya çalıştı, ancak hukuken hala Mısır’ın Osmanlı Eyaleti, ancak güçleri başlangıçta yenildiler ve bu da 1840 Doğu Krizine yol açtı. Mehmed Ali Paşa’nın Fransa ile yakın ilişkileri vardı ve onun Mısır Sultanı olma ihtimali geniş bir kesim tarafından tüm Levant’ı Fransız nüfuz alanına sokmak olarak görülüyordu. Babıali’nin Mehmed Ali Paşa’yı, Britanya İmparatorluğu’nu ve Avusturya İmparatorluğu’nu yenmekte aciz olduğunu kanıtladığı için askeri yardım sağladı ve 1839-1841 Osmanlı-Mısır Savaşı, Osmanlı zaferi ve Mısır Eyaleti ve Levant üzerindeki Osmanlı egemenliğinin restorasyonu ile sona erdi.
19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu ” Avrupa’nın hasta adamı ” olarak adlandırılıyordu. Üç hükümdar devleti – Sırbistan Prensliği, Wallachia ve Moldavia – 1860’lar ve 1870’lerde de jure bağımsızlığa doğru ilerledi.
Gerileme ve Modernleşme Hareketleri (1828-1908)
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu gerileme dönemi
Osmanlı’daki gerileme dönemi, Osmanlı tarihinde Karlofça Antlaşması’ndan (1699) başlayarak Yaş Antlaşması’na kadar (1792) geçen süreye denir. Bu dönemin sonlarına doğru Osmanlı Devleti’ne Avrupalılar tarafından “Hasta Adam” denmeye başlanmıştır. Çünkü bu dönemde Osmanlı Devleti büyük oranda toprak kayıpları yaşamıştır.
Bu dönemde Osmanlı Devleti, Karlofça ve İstanbul Antlaşmaları ile kaybedilen yerleri geri almak ve mevcut toprakları korumak amacıyla batıda Avusturya ve Venedik, kuzeyde Rusya ve doğuda İran ile savaşlar yapmıştır.
Bu yüzyılda Avrupa’dan geri kalındığı Pasarofça Antlaşması’ndan itibaren kabul edilmiş ve yapılan ıslahatlarda Avrupa örnek alınmıştır.
Bu yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti, kaybettiği toprakları geri alarak Avrupa’da tutunmayı ve eski gücünü korumayı amaçlamıştır. Ancak bir süre sonra bu amacına ulaşamayacağını anlayınca elindeki toprakları koruma politikası izlemeye başlamıştır.
I. Meşrutiyet’in ilanı ve Meclis-i Mebusan’ın açılışı (1876)
3 Kasım 1839’da, Sultan Abdülmecid döneminde, Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda okunan Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı, Batılılaşma yolunda ilk adımını atmıştır. 18 Şubat 1856 tarihinde ise, Tanzimat’ın ilanından sonraki uygulamalarla ilgili olarak özellikle gayrimüslimlere yeni haklar tanıyan Islahat Fermanı ilan edildi.
23 Aralık 1876’da II. Abdülhamid tarafından ilan edilen I. Meşrutiyet ile demokrasi yolunda büyük bir adım atılmış, Osmanlı’da ilk defa padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve bu da anayasal monarşi rejiminin ilk dönemi olarak kayıtlara geçmiştir. Ancak bu süreç çok uzun sürmedi. I. Meşrutiyet, II. Abdülhamid’in 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki yenilgiyi gerekçe göstererek Meclis-i Mebusan’ı kapatmasıyla 1878’de son bulmuştur. 1908 yılında II. Abdülhamid tarafından tekrar meşrutiyet yönetimine geçilmiş (II. Meşrutiyet), ancak bu da büyük sorunlara neden olmuştur.
13 Nisan 1909 tarihinde (Rumi 31 Mart 1325) meşrutiyet aleyhtarı olan bir grup tarafından bir darbe teşebbüsü (31 Mart Vakası) yapılmış, bu isyanda birçok sivil ve asker hayatını kaybetmiş ve Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad getirilmiştir.
Bu dönemde yaşanan diğer önemli olaylar
1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşması (1812)
1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması (1829)
Mehmet Ali Paşa İsyanı
Kırım Savaşı (1853-1856)
93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı), Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Antlaşması (1878)
Dömeke Savaşı (1897 Osmanlı-Yunan Savaşı)
Dağılma (1908-1922)
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu dağılma dönemi
İtalyan donanması Trablus’u kuşatıyor (Trablusgarp Savaşı – 1911)
6. Osmanlı Ordusu askerleri Irak’taki Kut’ül Amare Kuşatması sırasında (I. Dünya Savaşı – 1916)
Sevr Antlaşması’na göre Osmanlı Devleti’nin paylaşılması
Osmanlı Devleti, Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından yararlanıp denge politikası izleyerek varlığını uzun süre korumayı başarmıştır. Ancak dağılmayı önlemek için Osmanlı devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de, Avrupa’da çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı.
1911 yılında İtalyan ordularının sömürge amacıyla Kuzey Afrika ülkesi Libya’ya saldırmaları sonucu Osmanlı Devleti ile İtalya arasında Trablusgarp Savaşı yapıldı. Savaş sonunda imzalanan Uşi Antlaşması ile birlikte Osmanlı, son Kuzey Afrika toprağını da kaybetti. Ancak tam bu sırada da Avrupa’da Balkan Savaşları patlak verdi.
1789 Fransız Devrimi’nden sonra dünyada yayılan milliyetçilik akımının etkisinden Osmanlı Devleti de nasibini aldı. Balkan Savaşları sonucunda birçok Balkan ülkesi, Osmanlı’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1914 yılında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arşidükü Franz Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından suikasta uğrayıp öldürülmesinden sonra I. Dünya Savaşı başladı. Osmanlı Devleti, Almanya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yanında savaşa dahil oldu. Bu savaşta birçok cephede savaşan Osmanlı Devleti büyük kayıplar verdi ve savaş, 1918 yılında İtilaf Devletleri’nin zaferiyle sona erdi.
30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletleri ile Bahriye Nazırı Rauf Bey aracılığıyla Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda Mondros Mütarekesi’ni imzaladı. Çok geçmeden İtilaf Devletleri, Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a işgal etmek için ulaştı. O gün İtilaf filosundan, çoğu İngiliz 3000 civarı asker karaya çıktı. İstanbul’da çeşitli resmî ve gayriresmî binalara yerleştirildiler. Beyoğlu ve Rumeli yakası İngilizlerin, İstanbul yakası Fransızların ve Anadolu yakası İtalyanların kontrolüne bırakılmıştı. İşgal komutanı Maitland Wilson, Beyoğlu’ndaki İngiliz Kız Lisesi’nde törenle karargâh kurdu. Ve koca şehir işgal edilmeye başlandı. Bazı milletvekilleri tutuklanıp sürgüne gönderildi ve Meclis-i Mebûsan kapatıldı.
Yaşanan tüm bu olaylar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde olduğu bu kötü vaziyet, bağımsızlık kazanma tutkusuyla girişilecek olan Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlamasına neden oldu.
23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Ardından, işgalci kuvvetlere karşı yapılan Kurtuluş Savaşı (1919-1922) başarıya ulaştı. 1 Kasım 1922 tarihine gelindiğinde ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 308 numaralı kararname[dn 6] ile 623 yıllık Osmanlı saltanatı kaldırıldı, son padişah VI. Mehmed Vahdettin yurt dışına sürgün edildi ve Osmanlı İmparatorluğu tarihe karıştı.
İtilaf Devletleri’nin İstiklal Caddesi’ndeki geçit töreni (İstanbul’un İşgali)
Osmanlı İmparatorluğu’nun 1920’deki sınırları
Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılması (1922)
Devlet yapısı
Ana maddeler: Osmanlı devlet teşkilatı ve Osmanlı padişahları listesi
Ayrıca bakınız: Tanzimat, Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı
I. Osman’dan V. Mehmed’e kadarki Osmanlı İmparatorluğu padişahları montajı
Osmanlı İmparatorluğu, kurulduğundan beri monarşi ile yönetildi. Sultan, hiyerarşik Osmanlı sisteminde ve siyasi, askerî, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi. Teorik olarak sadece Allah’a ve yerine getirmesi gereken “Allah’ın yasaları”na (İslam’daki şeriat) karşı sorumluydu. Onun ilahi görevi, İran-İslam başlıklarına yansıtılan “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” (zill Allah fi’l-âlem) ve “yeryüzünün halifesi” (halife-i ru-yi zemin) olmaktı.[136] Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar, ferman adı verilen kararnamelerde yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmî unvanıydı.[137] 1453’te, İstanbul’un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu’nun vârisi olarak görürlerdi. Bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı.[136][138][139] 1517’de, Mısır’ın Fethi’nden sonra Yavuz Sultan Selim, “halife” unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu söyledi. Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenlerine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı.[140] Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.[141]
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişahın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askerî kuruluşlarda aynı zamanda dini liderlerdi.[137] 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu, güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı[142] olmasına rağmen Harem -özellikle hükümdarın annesi (Valide sultan olarak da bilinir)-, sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.[143]
Sultanların azalan güçleri, ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran ve 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan padişahıydı. Onu 39 yıllık saltanatıyla IV. Mehmed ve 38 yıllık saltanatıyla Orhan Gazi takip etmektedir. V. Murad, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa saltanatlı padişah idi; saltanatı sadece 93 gün sürdü.
Parlamenter monarşi, V. Murad’ın vârisi II. Abdülhamid zamanında I. Meşrutiyet ile resmîleşti.[144]
Divan-ı Humayun
Ana madde: Dîvân-ı Hümâyun
Osmanlı Devleti’nde iftihar nişanı
Osmanlı Devleti kurulduğunda bir divan vardı ve belli başlı üyeleri bulunmaktaydı. Bunlar: Padişah, Vezir-i Azam, Kazasker, Defterdar, Şeyhülislam, Kaptan-ı Derya ve Nişancı idi.
Fatih Sultan Mehmed’den sonra Vezir-i Azamların görüşlerini daha rahat söylemesi için padişahlar toplantıları arka tarafta bir bölümden izlemiş ve divana Vezir-i Azam başkanlık yapmıştır. Bu meclis, Osmanlı Devleti’nin yönetiminde padişaha yardımcı olurdu.
Vezir-i Azam (Sadrazam): Padişahtan sonraki en yetkili devlet adamıdır. Padişahın mührünü taşırdı.
Vezir: Sadrazamdan sonraki en yetkili kişidir. Sadrazamın verdiği görevleri yapardı.
Kazasker: Anadolu ve Rumeli’de olmak üzere iki ayrı kazasker bulunurdu. Adalet işlerine bakardı. Ayrıca kadı ve müderrislerin atamasını ya da görevden alma işini yapardı. Bugünkü yargı görevini yaparlardı.
Defterdar: Anadolu ve Rumeli’de iki ayrı defterdar vardı. Rumeli’deki başdefterdardı. Maliye işlerini yapardı. Bugünkü Maliye Bakanlığı görevini yürütürdü.
Nişancı: Tapu, kadastro, fethedilen yerleri gelirlerine göre deftere kaydetmek gibi işleri yürütürdü.
Şeyhülislam: Devlette verilen kararların İslam’a uygun olup olmadığına karar verir, bu karara göre fetva verirdi. Sadrazamla eşit rütbedeydi. Şeyhülislam, divan aslî üyesi değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri alınırdı.
Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumludur. İstanbul’dayken Divan toplantılarına katılırdı. Kaptan-ı Derya da aslî üye değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri sorulurdu.
Divan-ı Hümayun, II. Mahmud döneminde kaldırılarak yerine nazırlıklar (bakanlıklar) kuruldu.
İdari bölümler
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nun idari bölünüşü
1899 yılında imparatorluğun idari bölünüşü
Osmanlı İmparatorluğu, ilk idari birimler olarak sancaklara bölünmüştü. Çoğu sancak, sancakbey adı verilen kişiler tarafından yönetilmekteydi. Bir kısmı ise şehzadeler ve onların lalaları tarafından yönetilmekteydi. Sancaklar da kazalardan ve nahiyelerden oluşmaktaydı. Ülkenin genişlemesiyle birlikte, sancakların birleşimiyle oluşacak olan beylerbeyliği kuruldu. İlk kurulan beylerbeyliği, Rumeli Beylerbeyliği’dir. 16. yüzyıldan itibaren, beylerbeyliği kelimesi yerine eyalet kelimesi kullanılmaya başlandı. Eyaletler, sâlyâneli (yıllıklı) ve sâlyânesiz (yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Sâlyânesiz eyaletler Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere üç dirlik arazisine bölünmüştü. Tımar dirliğinde, ordunun uzun süre ordusunun ana gücü olan Tımarlı Sipahiler yetiştirilmişti. Sâlyâneli eyaletler, genellikle devletin doğrudan kontrol edemediği, merkeze uzak eyaletlerdi. Bu eyaletler dirliğe ayrılmazdı; vergilerini doğrudan para olarak merkeze gönderirlerdi. Burada daimi Yeniçeri garnizonları olurdu.
19. yüzyılda eyalet yapısı değişmeye başladı. 1864 yılında eyalet sistemi tamamıyla yıkılarak yerine vilayet sistemi getirildi. Bu sistem, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki idari bölünüşün temelini attı.
Hukuk
Ana madde: Osmanlı hukuku
Devlet, varlığı süresince birçok hukuk düzenini sentezlemiş ve Osmanlı hukukunu oluşturmuştur. Kanun, genellikle laik bir düzene sahipti. Ancak şer’i ve dini hukukla da uyumluydu.[145] Hukuk kuralları, yerel özelliklere göre de esneklik gösteriyordu. Toprakların yönetimi ve sivil düzen konusunda yerel idareye haklar tanınıyordu. Böylelikle imparatorluk içindeki birçok unsurun adalet anlayışına cevap veriliyordu.[146]
Osmanlı İmparatorluğu’nda “şerî” ve “örfi” olmak üzere iki tür hukuk vardı. Örfi hukuk, kanunlar çerçevesinde oluşan hukuk sistemidir. Şerî hukuk ise İslam dininin esasları üzerine kuruluydu.
Ordu
Ana madde: Osmanlı ordusu
Osmanlı zırhı (1480-1500)
Osmanlı İmparatorluğu’nun ordu teşkilatı Anadolu Selçuklu, İlhanlılar ve Memluk devletlerinin askerî teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur. Osmanlı ordusunda başkomutanlık görevini hakanlar yapmışlardır.
Yaya ve atlılardan oluşturulan ordunun atsız kısmı “yaya”, süvarileri ise “müsellem” şeklinde adlandırılmıştı; bu yönetim ilk olarak Orhan Gazi döneminde yapılmıştı. Bunlar, Kapıkulu Ocakları’nın kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler. Osmanlı Devleti’nin temelleri atılırken, süvari olan beylik kuvvetlerinin yerine Vezir Alâeddin Paşa ile Kadı Cendereli Kara Halil’in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşan ayrı ayrı biner kişilik yaya ve müsellem isimleriyle muvazzaf ade ve süvari kuvveti kuruldu.
Kara kuvvetleri
Yaya ve müsellemlerin temelini attığı ordu teşkilatı zamanla kuvvet ve sınıflara ayrılmıştır. Osmanlı ordusu başlıca üç ana kuvvetten oluşmaktadır. Bunlar; Kapıkulu Ocağı, Eyalet askerleri ve Akıncılardır.
Kapıkulu Ocağı, Osmanlı Devleti’nin daimi ordusunu oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve teknik sınıftan asker ocaklarına verilen addır. Kapıkulu ocaklarının kurulmasından önceki dönemde Osmanlı Devleti’nin askerî gücünü yayalar ve müsellemler oluşturuyordu.
Eyalet askerleri, devletin Tımar’a ayrılmış bölgelerinde yetişmiş askerlerdi. Kapıkulu askerleri gibi barış zamanında da askerlik yapmazlardı. Sadece savaş sırasında askerlik yaparlardı.
Donanma
Ana madde: Osmanlı Donanması
Osmanlı İmparatorluğu’nun deniz kuvvetleri olan Donanma-yı Hümâyûn, 14. yüzyılda kuruldu.[120][147] Osmanlı Devleti, 1323 yılında Karamürsel’i fethederek denize ulaştı. Karamürsel Bey komutasında ilk donanma oluşturuldu ve Kocaeli’de yapılan savaşlarda denizden destek sağlandı.[148][149] 1327 yılında Karamürsel’de ilk Osmanlı tersanesi kuruldu ve böylece deniz gücünün kurumsallaşma çalışmaları başladı.[120] Osmanlı donanmasında hiyerarşik sisteme geçildi, ilk derya beyi (donanma komutanı) Karamürsel Bey oldu.[149] 1337 yılında Kocaeli ele geçirildi; böylece 1353 yılında gerçekleşecek olan Rumeli’ye geçişin önü açıldı.[120] Bundan sonra donanmanın merkezi sırasıyla İzmit, Gelibolu ve son olarak da İstanbul oldu.[120][150]
İstanbul’un Fethi’de II. Mehmed, donanmadan da yararlandı.[150] Karadeniz’de ve Akdeniz’de etkisi artan Osmanlı donanması, Büyük Mısır Seferi’nde (1516-1517) Osmanlı kuvvetlerine lojistik destek sağladı.[120][150]
Preveze Deniz Muharebesi (1538)
İnebahtı Deniz Muharebesi (1571)
1538 yılında Barbaros Hayreddin Paşa kumandasındaki Preveze Deniz Muharebesi kazanıldı ve Akdeniz’de Osmanlı hakimiyeti başladı. Bundan sonra, 1560’ta Cerbe Deniz Muharebesi de kazanıldı. 1565’te Malta kuşatıldı, ancak bir şey elde edilemedi. Osmanlı donanmasını büyütmek için birçok tersane kuruldu; ihtiyaç duyulan malzemeler Kocaeli’den, Biga’dan, Samsun’dan, Kastamonu’dan ve Aydın’dan getiriliyordu.[147][151]
Kaptan-ı deryalara gelenek olarak Cezayir Beylerbeyliği verilirdi.[147] Gelibolu, Akdeniz adaları ve İzmir’in bazı yerleri Osmanlı kaptanlarına dirlik olarak verilirdi.[152]
16. yüzyılda, Hint Okyanusu’nda Portekiz Krallığı’na karşı Hadım Süleyman Paşa ve Piri Reis komutasında seferler düzenlendiyse de, Portekiz donanması üstün geldi ve Piri Reis 1554’te idam edildi.[153] 1571 yılında İnebahtı Deniz Savaşı’ndan gelen yenilgiyle ağır kayıplar veren Osmanlı donanması, sonraları kayıplarını telafi etmeyi başardı.[154]
Osmanlı İmparatorluğu, duraklama döneminden itibaren deniz ticaretinde Avrupalı devletlerden geri kaldı. 18.yüzyılda Mezomorto Hüseyin Paşa’nın girişimleri ile donanmada reform yapıldı.[120][147][150][dn 7] Fakat denizlerde ciddi bir üstünlük sağlanamadı. 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın Kaptan-ı derya olmasıyla Bahriye Mektebi açıldı, burada modern eğitim verilmeye başlandı ve 1776 yılında Tersane-i Amire’nin yakınlarında ikinci Bahriye Mektebi olarak Hendesehane-i Bahri açıldı.[155]
Mahmudiye kalyonu (1829, İstanbul)
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Fransa’nın Mısır Seferi’nde İngiliz donanmasından yardım aldı. Bundan sonra, III. Selim’in reformlarını devam ettiren II. Mahmud devrinde donanma, 1827 yılında Navarin’de imha edildi.[156] II. Mahmud döneminde Amerikalı mühendislerin yardımlarıyla reformlar devam etti; Osmanlı tersanelerine modern deniz sanayi girdi ve dönemin en büyük savaş gemisi unvanını elinde tutan Mahmudiye de o dönemde denize indirildi. II. Mahmud’un ölümünden sonra bu mühendisler İstanbul’u terk etmek zorunda bırakıldı.[156] Tahta çıkan Abdülmecid döneminde, 1840 yılında Bahriye meclisi kuruldu ve modern donanma çalışmaları devam etti. İlk denizcilik şirketi Şirket-i Hayriye de bu dönemde kuruldu. Abdülaziz döneminde ise, 1867 yılında Bahriye Nazırlığı kuruldu. Abdülaziz döneminde, devam eden reformlar ile yabancı ülkelerden çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı.
1878’den itibaren II. Abdülhamid’in güvensizliği sonucu donanma, Haliç’te terk edildi ve denize açılmadı.[150][156] 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Osmanlı donanması kendini gösteremedi. 1909 yılında Donanma Cemiyeti’nin çabaları ile modern donanma çalışmaları halkın bağışlarıyla devam etti.[120][150] Bu cemiyetin çabaları ile çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı, Alman subaylardan oluşan bir heyet ile reform çalışmaları canlandı. Trablusgarp Savaşı’nda (1911) ve Balkan Savaşları’nda (1912-1913) Osmanlı donanması etkinlik gösterdi, fakat I. Dünya Savaşı’nda Ege Denizi’nde sınırlı faaliyet göstermek zorunda kaldı, Çanakkale Deniz Savaşları’nda (1915) başarılı oldu.[120][157] Donanma, I. Dünya Savaşı’nın ardından Marmara Denizi’nde İtilaf kuvvetlerinin kontrolü altına girdi.[120]
Hava kuvvetleri
Ana madde: Osmanlı tayyare bölükleri
I. Dünya Savaşı’nda bir Osmanlı uçağının montajı
Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa tarafından 1909’da ilk adımı atılan Osmanlı askerî havacılığı, resmî olarak 1 Haziran 1911 tarihinde Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği 2. Şubesi bünyesinde Havacılık Komisyonu adıyla faaliyete geçirilmiştir. Havacılık Komisyonu’nun temellerini, Fransa’dan satın alınan biri 25, biri de 50 beygirlik iki uçak oluşturmuştur.
1912 yılında başlayan Balkan Savaşları’nda Deperdussin, Bleriot, Harlan ve Mars tipi uçaklarla Osmanlı tayyare bölükleri kendini mümkün olduğunca göstermiştir. Balkan Savaşları’nın acı hatıraları silmek ve Türk havacılığını dünyaya tanıtmak için Harbiye Nazırı Enver Paşa, iki tayyarelik bir filoyu 8 Şubat 1914’te Kahire’ye gönderdi.
I. Dünya Savaşı döneminde, müttefik olunan Almanya’dan gizlice getirilen uçaklar ve düşmandan ele geçirilen uçaklar kullanıldı. Savaşın pek çok döneminde hava harekâtı, yetersizliklerden ötürü kısıtlandı, ancak yine de kayda değer uçuşlar yapıldı.
Toplum yapısı
Ana madde: Osmanlı toplumu
19. yüzyıl sonlarında Osmanlı toplumu
Osmanlı toplumu, askeri (yönetenler) ve reaya (yönetilenler) olmak üzere iki farklı tabakadan oluşmaktaydı. Askeriler dışındaki halk, “reaya”, devlete vergi ödemekteydi. Şehirler, kasabalar ve köylerde yaşarlardı. Askeriler ise kendi içerisinde seyfiye (ehl-i örf), ilmiye (ehl-i şer) ve kalemiye (ehl-i kalem) olmak üzere üçe ayrılırdı. Seyfiye sınıfı askerlik ve yönetim işlerinden, ilmiye sınıfı din, adalet ve eğitim işlerinden, kalemiye sınıfı da bürokrasi, diplomasi ve mali işlerden sorumluydular.
Osmanlı siyasal uygulamasında askeri ve reaya kesin kurallarla ayrılmıştı.[158] Toplumsal köken, yetişme koşulları ve resmî görev bakımından askeri sınıf; kılıç ve kalem ehli olarak ikiye ayrılmaktaydı.[159] Halk ise Müslüman ve Müslüman olmayan milletlerden oluşuyordu.[160] Gayrimüslimler ayrıca “cizye” vergisi ödemek dışında toplumdan bir ayrıma tabi değildi. Müslüman toplumun yaşantısı şeriat ile şekillenirken, farklı milletlerin din ve örflerine göre mahalli yaşam tarzlarını koruma imkânı vardı.[161]
Ekonomi
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik tarihi
Orhan Bey döneminde basılmış gümüş para
Bundan bir müddet öncesine kadar ilk Osmanlı sikkesinin Orhan Bey döneminde basıldığı düşünülüyordu. Fakat yakın zamanda Osman Bey’e ait sikkenin bulunmasıyla birlikte bu eski bilgi geçerliliğini kaybetti. Buna göre ilk Osmanlı parasının Osman Gazi döneminde tedavüle çıktığı anlaşılmaktadır. Gümüşten mamul Osmanlı parasına “akça” deniyordu.
Her padişah, hükümdarlık alameti olarak kendi adına para bastırırdı. Osmanlı hükümdarları, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar gümüş ve bakır para bastırdılar. Fatih Sultan Mehmed, döneminde ilk altın parayı bastırdı.
20 kuruş banknot (1852)
Osmanlı hazinesini en çok dolduran padişah ise Yavuz Sultan Selim’dir. Sultan Selim, 8 senelik iktidarı döneminde gerçekleştirdiği Mısır Seferi ile Mısır civarında hüküm süren Memlûk Devleti’ne son verdi ve Orta Doğu ile Afrika’daki mühim yerleri ve Kutsal Topraklar’ı Osmanlı Devleti’ne kattı. Mısır’ı ele geçirdikten sonra tüm Memlûk hazinesini başkent İstanbul’a getirtti ve Osmanlı hazinesine mührünü bastı. Daha sonradan, anlatılanlara göre şöyle bir emir verdi:
“ Benim altınla doldurduğum hazineyi, benden sonra gelenlerden her kim daha çok mangırla doldurursa, hazine onun mührüyle mühürlensin, yoksa benim mührümle mühürlenmeye devam edilsin! „
Osmanlı hazinesi bir daha hiç o kadar dolmadı ve devlet, yıkılana kadar hazineyi Yavuz Sultan Selim’in mührüyle mühürlemeye devam etti.
Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomiden ve türlü mali işlerden defterdar sorumluydu.
Son padişaha kadar bütün Osmanlı paralarının üzerinde “Kostantiniye” ibaresi kullanılmıştır. Daha sonradan, Türk Kurtuluş Savaşı’nda Yunanların bunu ilk Doğu Roma İmparatoru I. Konstantin yerine Yunan Kralı I. Konstantin’i kastederek kullanmaları üzerine kullanılmasından vazgeçilmiştir.
Osmanlı’da merkezi otoritenin her yerde etkin olmasını sağlayan, devlet hazinesinden para harcanmadan asker yetiştirilen ve toprağın işlenmesini de sağlarken en uç beylere kadar güvenliği taşıyabilen bir sistem vardı. Buna Tımar sistemi deniyordu. Bu sisteme göre, reayaya (yönetilenler) verilen toprakların 3 yıl bekletmeksizin işlenmesi ve kazancından bir kısmıyla da tımarlı sipahileri yetiştirilmesi gerekiyordu. Böylece devlet hazinesi de azalmıyor, üstüne üstlük her an savaşa hazır asker yetişmiş oluyordu.
Diplomasi ve uluslararası ilişkiler
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nun dış ilişkileri
Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor.
Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor.
Demografi
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu demografisi
Nüfus
Yıl Nüfus
1520 11.692.480[162]
1566 15.000.000[163]
1683 30.000.000[164]
1831 27.230.660[162]
1856 35.350.000[162]
1881 17.388.604[162]
1906 20.884.000[162]
1914 18.520.000
1919 14.629.000
Osmanlı İmparatorluğu’nun 6 asırlık varlığının çoğunda toplam vatandaş sayısı kesin verilere dayanmamıştır. 1881’deki sayıma kadar nüfus bilgileri, vergi mükelleflerinin genel nüfusa oranlanmasıyla belirlenmekteydi. Vergiden hariç bir yöntem de, hanelerin sayılmasıydı. Her evde 5 hane halkının bulunmasına dayalı bir varsayım yapılabilmekteydi. Varsayımlara dayalı nüfus tahminlerine göre, 1520’de Osmanlı İmparatorluğu’nda 11.692.480 kişi yaşamaktaydı. 1683’te 30.000.000, 1856’da 35.350.000 nüfus olduğu düşünülmektedir.[165]
Osmanlı Devleti’nde ilk nüfus sayımı, II. Mahmud döneminde yapılmıştır. II. Mahmud, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmıştı ve onun yerine Müslüman çocuklardan oluşan Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı bir ordu kurmuştu. Bu orduya kaç asker alınacağını öğrenmek için nüfus sayımı emrini verdi. Bu nüfus sayımı 1831’de oldu ve sayımın nedenlerinden biri de halktan alınacak vergileri hesaplamaktı. Sayımda sadece erkekler kayda alınmıştır. Hicaz, bu sayımların dışında tutulmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk resmî sayım ise, 1881-1893 arasında 10 yıl süren bir çalışmayla yapılmıştır. İlk defa bu sayım vergi, askerlik ya da herhangi bir amaçla değil, demografik bilgi elde etmek için yapılmıştır. Nüfus; Müslümanlar, Yunanlar (Makedonlar, Anadolu Rumları, Pontus Rumları, Kafkas Rumları…), Ermeniler, Bulgarlar, Katolikler, Yahudiler, Protestanlar, Latinler, Asurlular, Çingeneler gibi etnik, dini ve cinsel kategorilerde belirlenmiştir. Bu sayımda 17.388.604 olan nüfus, 1919 sayımında 14.629.000 kişi olarak belirlenmiştir.[166][167]
1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslüman, Yunan ve Ermeni nüfusu
Nüfusun 18. yüzyılda, 16. yüzyıldakinden daha düşük olmasının nedeni ise belirsizdir. Fakat, 1800’lerle birlikte nüfus yükselmeye başlamış, Avrupa illerinde (öncelikle Balkanlar’da) 10 milyon civarı, Asya illerinde 11 milyon ve Afrika illerinde de 3 milyon civarı nüfusla 25-32 milyona ulaşmıştır.
1900’lerde de nüfus, 18.5 milyon ile 1800’lerdekine yakındır. Bu süre zarfında imparatorluğun sınırları 3 milyon kilometrekareden 1 milyon kilometrekareye gerilemiştir. Bu da nüfusun iki katına çıktığı ve dolayısıyla nüfus yoğunluğunun arttığı anlamına gelmektedir.
Salgın hastalıklar ve kıtlıklar da önemli bozulmalara ve demografik değişimlere neden olmuştu. 1785’te Mısır nüfusunun yaklaşık 1/16’i vebadan öldü ve 18. yüzyılda Halep nüfusu %20 oranında bir düşüş yaşadı. 1687-1731 yılları arasında sadece Mısır’ı 6 kıtlık vurdu. Ve son kıtlık, kırk yıl sonra Anadolu’yu vurdu. 19. yüzyılda gıda maddelerinin hijyen, sağlık ve ulaşımlarında yapılan iyileştirmeler ile durum kontrol altına alındı.
Buharlı gemiler ve demiryollarının gelişimi ile yükselen liman kentlerinde bu yükseliş, nüfusun kümeleşmesine yol açtı. Kentleşme, kasaba ve şehirlerdeki büyüme ile birlikte 1700-1922 arasında nüfus hızla arttı. Sağlık ve koruma tedbirlerindeki gelişmeler, bu şehirleri yaşama ve çalışma yönünden daha cazip kıldı.
Dil
Devletin resmî dili Türkçedir. Uluslararası yazışmalar Türkçedir. Yerel yönetimlerde ise Türkçe ve bölgenin yerel dili, resmî işlerde yürürlükte olan dildir. Bu yerel diller Arapça, Arnavutça, Berberice, Boşnakça, Bulgarca, Ermenice, Farsça, Hırvatça, Kürtçe, Macarca, Rumca, Rusça, Sırpça ve birçok yerel dildir. Merkezi ilgilendiren konularda Türkçe, yereli ilgilendiren konularda yerel diller kullanılmıştır.
Bilim dili olarak Türkçe ve Arapça, edebiyat dili olarak ise Türkçe ve Farsça kullanılmıştır.
Tanzimat Dönemi’nden sonra ülkedeki Fransızca konuşan kişi sayısı da artmıştı.
Din
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nda din
Sünnilik, Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim Dini (gelenekler, yasal gelenekler ve din) iken, resmi Mezhep (İslam hukuk okulu) Hanefilik di.[168] 16. yüzyılın başlarından 20. yüzyılın başlarına kadar, Osmanlı padişahı Müslüman dünyasının halifesi veya siyasi-dini lideri olarak da hizmet etti.
Gayrimüslimler, özellikle Hristiyanlar ve Yahudiler, imparatorluğun tarihi boyunca mevcuttu. Osmanlı imparatorluk sistemi, gayrimüslimler üzerindeki resmi Müslüman hegemonyasının karmaşık bir bileşimi ve geniş bir dini hoşgörü derecesi ile karakterize edildi.
15. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı tebaasının çoğunluğu Hristiyan’dı.[169] Gayrimüslimler, 19. yüzyılda büyük ölçüde göç ve ayrılma nedeniyle önemli ölçüde azalmasına rağmen, önemli ve ekonomik olarak etkili bir azınlık olarak kaldılar. Müslümanların oranı 1820’lerde %60 iken, 1870’lerde kademeli olarak %69’a ve 1890’larda %76’ya yükseldi. 1914’e gelindiğinde, imparatorluğun nüfusunun beşte birinden azı (%19.1) gayrimüslimdi ve çoğunlukla Yahudiler ve Hristiyan Rumlar, Asuriler ve Ermenilerden oluşuyordu.[170]
İslam
Ana madde: Hilâfet
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’ni gösteren bir resim
Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusunun çoğunluğu Müslüman idi ve bunların da çoğunluğunu Türkler, Araplar ve Kürtler oluşturuyordu.
“Hilâfet” veya halifelik, Muhammed’in ölümünün ardından “sonra gelen, yerine geçen, ardından gelen” anlamında oluşturulan yönetim makamıydı. Halife ise, hilâfet makamındaki kişiye denir. Muhammed’in ölümünden sonra makam bir süre daha bir yönetim biçimi olarak varlığını sürdürmüş olsa da, zamanla daha çok İslami bir toplumu veya İslam devletini vurgulamak için kullanılan bir terim olmuştur.
Halife, ilk zamanlarda İslam toplumunda ileri gelenlerin seçimiyle başa geldiği hâlde, daha sonraları Emevi ailesine geçmesinin ardından saltanat şeklini almıştır. Abbasi Hanedanı’ndan gelen halifelerin 10. yüzyılda zayıflamasına kadar devlet başkanı görevini yürüten halife, bu dönemde siyasi gücün yerel hükümdarların eline geçmesinin ardından sadece ruhani önder veya İslami toplulukların onursal lideri hâline gelmiştir. Abbasiler döneminde Bağdat’ta yaşayan halife, Moğolların 1258 yılında Bağdat’ı işgal etmeleri sonucunda Mısır’da hüküm süren Memluk Devleti himayesine sığınmıştır.
1517 yılında, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı ele geçirip Memluklara son vermesiyle birlikte halifelik İstanbul’a taşınmıştır ve o tarihten sonra gelen her Osmanlı padişahı, aynı zamanda İslam halifesi olmuştur. 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin kurulmasıyla halifeliğin vârisi Türkiye olmuştur. 3 Mart 1924 tarihinde ise halifelik, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından resmen kaldırılmıştır.
Musevilik ve Hristiyanlık
Osmanlı yetkilisi, Hristiyan erkek çocukları devşirme için kaydediyor (1558)
İslam inancında “semavi dinler” olarak kabul edilen Musevilik ve Hristiyanlık dinlerinin mensupları, millet sistemi sayesinde o dönemde Batı ülkelerinde azınlık dinlerine gösterilen hoşgörünün üzerinde bir rahatlık içinde yaşamayı sürdürdüler. Hristiyanlığın Ortodoks ve Gregoryen kiliseleri, millet sistemi içinde meşru bir şekilde örgütlenmiş durumdaydı. Bu inançlara mensup kişiler, kendi dini kurallarına göre yargılanırdı. Buna karşılık, millet sistemine dâhil olmayan dinlerin devlet içinde meşru bir varlığı bulunmuyordu.
Osmanlı dini hoşgörüsü, İspanya veya İngiltere gibi geçmişteki veya çağdaşı diğer devletlerle karşılaştırıldığında daha iyi olduğu için dikkate değerdi. Ancak Bizans İmparatorluğu da, Theodosius zamanı dışında, genellikle diğer dini grupları da kınamadı.[kaynak belirtilmeli] Konstantinopolis’te bir cami, Roma Katolik kiliseleriyle dolu bir Latin Mahallesi ve hatta bir sinagog vardı. Elbette, yerleşik politika ile onun fiili pratik uygulaması arasında münferit boşluklar vardı, ama yine de bu, imparatorluğun işleyiş tarzıydı.
14. yüzyılda I. Murad ile başlayıp 17. yüzyıla kadar uzanan bir süreçte Osmanlı İmparatorluğu, genç Hristiyan erkek çocuklarının Balkanlar’daki topluluklardan alınıp Müslüman yapıldıktan sonra Yeniçeri ordusunda veya Osmanlı idari sisteminde görevlendirildiği bir tür haraç veya zorunlu askerlik sistemi olan devşirme sistemini kullandı. En çok gelecek vadeden öğrenciler, mezunları yüksek mevkileri dolduracak olan Enderun Okulu’na kayıtlıydı. Toplanan çocukların çoğu, devşirme sisteminin “kan vergisi” olarak anıldığı imparatorluğun Balkan topraklarındandı. Çocuklar, büyüdükleri ortam nedeniyle nihayet İslami hale geldiklerinde, sahip oldukları tüm çocuklar özgür Müslüman sayılıyordu.
Misyonerlik faaliyetleri
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nda misyonerlik
1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı Devleti’nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. Misyonerlik faaliyetlerinin bu denli başarılı olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti’nin Islahat Fermanı ile verdiği ayrıcalıklar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti’nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştur. Başlangıçta kendilerine Anadolu’da hedef bulamayan misyonerler, daha sonradan Ermenilere odaklanıp çalışmalarında başarılı olmuşlardır. Açtıkları okullardan mezun olan kişilerin başarılı olmaları bu okulların etkilerini artırmıştır. Hatta zamanla Müslüman Türkler dahi çocuklarını bu okullara göndermişlerdir.
Misyonerlerin genel hedef kitleleri, İslamiyet’in yaygın olduğu bölgeler olmuştur. Bu çalışma Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmayıp Afrika kıtası, Arap Yarımadası, İran ve Orta Asya halklarına yönelik de bir çalışmadır.
Ulaşım ve haberleşme
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nda ulaşım ve haberleşme
Ulaşım
Şehirler arası yollar ve ulaşım
1820’li yıllara ait bir çift öküzün çektiği bir ulaşım aracı
Osmanlı İmparatorluğu, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında sahip olduğu topraklarla birlikte, 16. yüzyıl ortalarında muazzam bir büyüklüğe ulaştı. Ekonomik ve ticari faaliyetlerin yanı sıra, ulaşım, haberleşme ve nakliye gibi birçok hizmet ulaşım yoluyla yapılmaktaydı. Çok geniş topraklar üzerinde yer alan Osmanlı İmparatorluğu ise ihtiyacına göre Anadolu ve Rumeli’de çeşitli yol sistemleri yapıyordu. Daha önceden Bizans ve Selçuklu Hanedanından kalan eski yol güzergâhlarını da kendi ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyip, bu yollara köprüler, kaldırımlar ekleyerek, sağladığı alt yapı birimleriyle daha kullanışlı hale getirdi. İhtiyaca bağlı olarak ana yollar ve bunlara bağlı tali yollar yaptı.[171]
1594-1595 tarihli menzil ve iskele defterinde, Osmanlı Devleti’nin karada ve denizde sahip olduğu yol sistemi anlatılmıştır.[172] Bu deftere göre Osmanlı Devleti’nin karada kullandığı altı adet ana yol güzergâhı mevcuttu. Bu yolların üç tanesi Anadolu topraklarında, diğer üç tanesi de Rumeli topraklarındaydı. Kara yollarının isimleri, o yolun bulunduğu kıta ile birlikte İstanbul’a göre konumuna bağlı olarak verilirdi.[172] Aynı deftere göre İstanbul’dan başlatılan iki, Üsküdar’dan da iki olmak üzere toplam dört adet deniz rotası da mevcuttu. Üsküdar’dan başlayan rotada yollar Anadolu sahillerini, İstanbul’dan başlayan rotada ise Rumeli sahillerini dolanmaktaydı.[172] Osmanlı İmparatorluğu’nda yollar sağ kol, orta kol ve sol kol olmak üzere üç ana koldan meydana gelmekteydi.[171]
Filistin’de bazı yolcular (1900)
Osmanlı İmparatorluğu’nda kara ulaşım şebekesinin güvenliği de önemliydi. Bu sebeple birçok vakıf kuruluşu ve hizmet grupları mevcuttu. Bunlar, derbentçilik, köprücülük, gemicilik ve diğerlerinden nitelik bakımından farklı olan kaldırımcılıktır.[173][174] Osmanlılarda şehirler arası yol inşa ve bakım çalışmaları başlıca iki şekilde gerçekleşirdi. İlki barış zamanında, bir diğeri ise seferberlik ve savaş zamanlarında ordu ve muhtelif ağırlıkların geçeceği yol güzergâhlarında gerçekleşirdi. Yol yapım ve onarımı taş döşemenin yanı sıra, olası acil durumlarda toprak tesviyesi şeklinde de gerçekleşirdi.[175]
İstanbul’dan Belgrad’a uzanan anayol ile İstanbul’u Suriye, Mısır, Arabistan ve Irak’a (Bağdat ve Basra’ya) bağlayan anayollar, Osmanlı Devleti’nin doğu ve batı seferlerinin ana yol güzergâhları olması nedeniyle, diğer yollara göre daha bakımlı ve düzgündü. Ayrıca bu yolların hac ve ticaret yolu olarak kullanılması sebebiyle, hükûmet tarafından yolun geçtiği eyalet ve sancak idarecilerine yolun bakımlı tutulması amacıyla emirler gönderilirdi.[176]
Sefer sırasında ordunun her türlü ihtiyacı, daha önceden belirlenen yerlerden ve belli güzergâhlar üzerinden ihtiyaç mevkilerine ulaştırılırdı. Bunun gibi zamanlarda memlekette büyük bir ekonomik hareketlilik ve yollar üzerinde de büyük bir etkinlik meydana gelirdi. Ordu, savaş için cepheye hareket etmeden çok önce, kullanılacak yolların, konaklanacak menzillerin durumu kontrol edilerek bu konuda ilgili kişilerden rapor alınırdı.[177]
Şehir içi yollar ve ulaşım
19. yüzyıl öncesinde, günümüzdeki modern kara ulaşım araçlarının gelişinden önce, İstanbul’da şehir için kara ulaşımının bazı belirgin özellikleri vardı. Şehir içi yolların dar olmasından ötürü araba işlemesine elverişsizdi. Bunun sonucunda da kara ulaşımı deniz ulaşımına göre daha yavaştı.[178] Şehirde Bizans devrinden kalma büyük meydanlar ve görece geniş yollar mevcuttu. Şehir yolları ortalama 6-7 metre genişliğe sahipti. O zamanki şartlara göre şehirdeki yolların genişliği, nüfusun yaşayış tarzına, ulaşım ve nakil araçlarının şekline göre yeterliydi.[178] Sahil surlarının içerisinde ve surlara yakın konumda bulunan birbirine yakın ana yollar vasıtasıyla, sahilden şehire ulaşım mümkündü. Bu güzergâh üzerinden sahilden gelen mallar tek bir araçla şehre ulaştırılabiliyordu. Bu yollar günümüzde de hâlen kullanılmaktadır.[178]
Ana yolların temel ulaşım yükünü çekmesinden dolayı, şehrin yan sokakları çok dar durumdaydı. Yük arabaları bu ana yolları kullandıkları için, geniş ara yollara ihtiyaç duyulmamaktaydı. Bunun yanında dik, kıvrımlı yerlerde, merdivenle tamamlanan dar sokakları sadece yayalar kullanmaktaydı. Bu tür sokaklarda yükler hamallar ile taşınır, bunun yanında eşek ve katırlar da taşıma amaçlı kullanılırdı.[179] Önceleri 6-7 metre genişliğindeki yollar, şehir nüfusunun zamanla artmasından sonra yer yer 2,5 metreye kadar düştü. Şehir yollarının darlığı sebebiyle araba kullanımı azdı. Şehirde ulaşım daha çok yaya olarak veya at ile yapılırdı.[180] 18. yüzyılın ortalarına kadar şehirde arabaya binme hakkı, devlet adamları içerisinde yalnızca sadrazam ve şeyhülislama tanınmıştı. Sokakların araba kullanımı için müsait olmamasının yanında, Osmanlı’da ağırlıklı olarak saray mensupları ve askerî erkan araba kullanmayı hoş görmezler ve rahatlık unsuru sayarlardı. Bu sebeple araba daha çok kadınların ulaşım amacıyla kullandıkları bir vasıta olarak görülürdü. Halkın çoğunluğu yaya olarak ulaşımı tercih ederdi.[180]
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren teknik bilgisi yüksek, çizim ve ölçüm yapabilen iyi eğitimli mühendisler yol yapımlarında vazifelendirilmeye başlanmıştır.[181] Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılan yolların bir kısmı yabancı özel şirketler tarafından yapılmıştır. Örneğin 1860 yılında Beyrut’tan Şam’a kadar olan karayolu, bir Fransız şirket tarafından yapılmıştır.[182] Bu tarihlerde yoğun olarak Karadeniz bölgesi ile Orta Anadolu’da kullanılan kağnı arabalarının karayollarına zarar verdiği gerekçesiyle kullanımı yasaklanmış ve yerine dört tekerlekli Rumeli arabalarının kullanılması önerilmiştir.[183]
1854 yılında kurulan Şirket-i Hayriye, Osmanlı İmparatorluğu’nda Boğaziçi’nde yolcu ve yük taşımacılığı yapacak olan bir vapur şirketi olmayı amaçlamıştır. Şirketin en önemli özelliği, Osmanlı’da kurulan ilk anonim ortaklık olmasıydı. Şirketin kuruluş Nizamnamesi Mecelle sahibi, Türk Hukuk ve Edebiyat adamı Ahmed Cevdet Paşa tarafından hazırlandı. Galatalı banker Manolaki Baltazzi, İngiltere’den yandan çarklı 6 vapur birden ısmarladı. Vapurların Osmanlı’ya gelmeleri 1854’ü buldu. İlk zamanlarda Tersane-i Amire vapurlarıyla aralarında rekabet olmaması için yalnız Eminönü ile Boğaz köyleri arasında sefer yapma hakkı verilen şirket, ilk seferini Üsküdar’a yaptı.
II. Abdülhamid tarafından 1900-1908 yılları arasında inşa edilen Hicaz Demiryolu hattı
20. yüzyılın ilk yıllarında, 1900-1908 yılları arasında, Sultan II. Abdülhamid döneminde Hicaz Demiryolu inşa edildi. Bu, Şam ile Medine şehirleri arasında inşa ettirilen 1322 km uzunluğundaki bir demiryolu hattıydı. 1908 yılından sonraki eklemelerle 1.900 km uzunluğa kadar çıkmıştır. Demiryolunun teknik işlerinin başında Alman mühendis Meissner bulunuyordu. II. Abdülhamid, demiryolu boyunca bir telgraf hattı çekilmesini de emretmiştir. Demir yolunu Arap bedevilerin saldırılarından korumak için demiryolunun yanlarına birçok karakollar inşa edildi. Birçok devlet, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu projesine karşı çıkmıştır. Bunların en başında İngiltere bulunmaktaydı. Demiryolu projesinin aleyhine birçok propaganda yaptılar. Bunların arasında, toplanan bağışların demiryoluna gitmediği ve Osmanlı Devleti’nin bu paraları hazinesine aktardığı gibi birçok şey vardı.
19. yüzyılın son çeyreğinde omnibüs adı verilen toplu ulaşım aracı, Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılmaya başlanmıştır. İstanbul’da tramvayların işletmesine yönelik olarak Dersaadet Tramvay Şirketi ile 30 Ağustos 1869 tarihinde anlaşma yapılmış ve omnibüs işletme izni bu şirkete verilmiştir.[184] Belli bir güzergâhta kurulan raylar üzerinde atlar tarafından çekilen ve birçok insan taşıma kapasitesine sahip olan büyük arabalar, ilk olarak 1872 yılında göreve başlamıştır.[185] İstanbul’da yaygınlaşan omnibüsler, imparatorluğun çeşitli yerlerinde de kendini göstermiş; önce Selanik, daha sonra Şam, Bağdat, İzmir ve Konya’da hizmet vermeye başlamıştır.[186] 1912 yılında başlayan Balkan Harbi nedeniyle tramvay şirketine ait 430 adet at, ordu için hükûmet tarafından 30 bin liraya satın alınmış ve İstanbul’da bir yıl süreyle tramvay çalışmamıştır. İki yıl sonra ise I. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle sekiz ay süreyle tramvay çalışmamıştır.[186] Atlı tramvay işletmeciliği 1914 yılında tamamen son bulurken, 11 Şubat 1914 tarihinde tramvay şebekesine ilk cereyanın verilmesiyle elektrikli tramvay işletmeciliği başlamış oldu.[186]
Haberleşme
Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor.
Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor.
Eğitim
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nda eğitim
Osmanlı İmparatorluğu’nda her millet, üyelerine hizmet eden bir eğitim sistemi kurmuştur.[187] Bu nedenle eğitim, büyük ölçüde etnik ve dini çizgilere göre bölünmüştü: Müslüman öğrenciler için okullara giden az sayıda gayrimüslim vardı ve bunun tersi de geçerliydi. Tüm etnik ve dini gruplara hizmet veren kurumların çoğu, Fransızca veya diğer dillerde öğretildi.[188]
1880’lerde Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)
Darülfünun (1900)
Mekteb-i Aşiret-i Humayun (1892)
Kültür
Ana madde: Osmanlı kültürü
Yeni Cami ve Eminönü pazarı (İstanbul, 1895’ler)
Osmanlı İmparatorluğu Türkleri, kuruluş öncesi yüzyıllardan beri birlikte getirdikleri Arap ve Pers İslam kültürlerinin geleneklerinden ve dillerinden büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Anadolu’ya yerleştikten sonra başta Yunan, Ermeni ve Yahudi olmak üzere yerli halkların kültürleriyle bir ölçüde kaynaştılar. Böylece eklektik tarzda bir Osmanlı kültürü ortaya çıktı. Özellikle devlet, imparatorluk hâline geldikten sonra diğer kültürlerle değişim süreklilik kazandı.
Edebiyat, mimari, süs sanatları, müzik, sahne sanatları, mutfak, spor, bilim ve teknoloji gibi unsurlar Osmanlı kültürünün oluşumunda ve gelişmesinde etken sahibi oldular.
Osmanlı Hanedanı’nı yöneten erkekler, eşlerini çeşitli etnik gruplardan aldılar ve bu nedenle sultanlar karışık ırk ve kültürel mirasa sahip oldular.
Edebiyat
Ana madde: Divan edebiyatı
Hüsrev ile Şirin’i tasvir eden bir çizim
Anadolu Selçuklu Devleti’nin son yıllarında, bu devletin yıkılmasından sonra ve Osmanlı Devleti’nin başlangıç döneminde, Anadolu beyliklerinin merkezinde Arapça ve Farsçadan geniş bir çeviri hareketi gerçekleşti. Bu merkezlerde ilk yapıtlarını veren yazarlardan daha sonra Osmanlı sarayınca korunanlar oldu.[189] Garibnâme (1330) mesnevisinin sahibi olan ve Yunus Emre yolunda ilahileri bulunan Kırşehirli Aşık Paşa, Moğol İlhanlılar’ının Anadolu valisi Timurtaş’ın vezirlerindendi. Süheyl-ü nevbahar (1350) mesnevisinin sahibi Hoca Mesud, “Kelile ve Dimne”nin çevirisini Aydınoğulları Beyliği’nde kaleme almıştı. Hüsrev ü Şirin (1367) mesnevisinin yazarı Fahri, Aydınoğulları Beyliği’nde yetişmişti.
Hurşidname (1387) mesnevisinin sahibi Şeyhoğlu Mustafa; İskendername (1390), Cemşid ü Hurşid (1403) mesnevilerinin sahibi Ahmedi; Çengname (1402-1411) mesnevisiyle tanınan Ahmet Dai ve Hüsrev ü Şirin (1421-1429) mesnevisinin sahibi Şeyhi, Germiyanoğulları Beyliği’nde yetişmişlerdi. Bu dönemde, özellikle İran şairlerinin kaside ve gazellerinde işlenen içki, aşk, tasavvuf, eğlence konuları, onların kullandıkları imgeler, başvurdukları benzetmeler Türkçeye aktarıldı. Yine bu örneklere dayanan aşk, serüven, tasavvuf konularıyla ilgili mesneviler yazılıyordu. Ancak uzun ünlüsü olmayan Türkçenin aruz veznine uydurulması güçlükler yaratıyordu. Böyle olduğu hâlde başlangıçta Türkçe sözcüklere, deyimlere, hatta atasözlerine şiirde geniş yer veriliyordu. Halk diliyle kahramanlık işleyen yapıtlar, dinsel edebiyat ürünleri de vardı. Örneğin Tokat Kalesi dizdarı Arif Ali, Sultan I. Murad için Danişmentname’yi (1311, gününüze ulaşan yazması 1577) kaleme almıştı. Aynı nitelikli dinsel ve destansı yapıtlardan Battalname ve Saltukname metinleri, sonraki yüzyılın ürünleri arasındadır.[190] Ahmedi’nin kardeşi Hamzavi’nin gene aynı nitelikli Hamzaviname’si, din ve kahramanlık konularını birlikte işleyen, halk diliyle yazılmış yapıtlardandır. Sadreddin’in Destan-ı geyik ve Destan-ı ejderha’sı, Dursun Fakih’in Kıssa-i mukaffa ve Gazavat-i emir ül-müminin Ali’si, Beypazarlı Maazoğlu Hasan’ın Feth-i kale-i Selasil ve Cenadil Kalesi cengi gibi yapıtları halk kitapları arasındadır.
Bazı Padişahların Mahlasları
Padişah Mahlas
II. Murad Muradi
II. Mehmed Avni
II. Bayezid Adli
I. Selim Selimi
I. Süleyman Muhibbi
III. Murad Muradi
I. Ahmed Bahti
III. Selim İlhami
Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahların çoğu şiirle uğraşırdı ve çeşitli mahlaslar kullanırlardı. Murâdî mahlasıyla II. Murad, Avnî mahlasıyla Fatih Sultan Mehmed, Adlî mahlasıyla II. Bayezid, Selimî mahlasıyla Yavuz Sultan Selim, Muhibbî mahlası ile de Kanuni Sultan Süleyman şiirler kaleme almışlardır ve en başarılı şair yazarlar olarak da kabul edilirler. Bu padişahların şiirleri günümüze kadar ulaşmıştır. Kaynaklara göre ilk şair hükümdar, II. Murad’dır.[191]
Mısır Seferi’nde iken, Yavuz Sultan Selim’in Mısırlı bir cariye hizmetlisi ile aralarında bir aşk münasebetinin yaşandığı rivayet edilen olayda, Sultan Selim’in bu olaydan sonra cariyeye atıfta bulunarak şöyle bir şiir yazdığı söylenir:[192]
“ Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
„
Bir başka başarılı şair hükümdarlardan olan Kanuni Sultan Süleyman’ın, “Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi” dizesi ise yüzyılları aşarak günümüze ulaşmış köklü ve özlü bir sözdür.[191]
Fatih Sultan Mehmed, çok başarılı şiirler kaleme alırdı.
Fatih Sultan Mehmed’in Muhammed’e ithafen yazdığı şu dizeleri de onun başarılı şairliğinin göstergelerinden biridir:[193]
“ Sen kokmayan gülü neyleyim,
Neyleyim sensiz baharı?
Sen doğmayan günü neyleyim,
Neyleyim sensiz ben dünyayı?
Ben gönüllü bir köleyim, kulağımda küpem
Kalbini fethedecekse geçerim Sina’yı birden
Yoksa neyime?
Bu fethi istemem, Mısır’ı istemem, cihanı istemem.
Ben Sultan Fatih’im, önündeyim İstanbul’un
Yakarım bu şehri yüzünde bir tebessüm için.
„
Mimari
Ana madde: Osmanlı mimarisi
Osmanlı mimarisi, kendinden önce gelen Erken dönem Anadolu Türk mimarisi, Selçuklu mimarisi, Bizans mimarisi, İran mimarisi ve Memluk mimarisinden etkilenmiştir. Erken Osmanlı mimarisi, 13. ila 15. yüzyıllar arasında birden fazla yapı tipiyle deneyler yaptı ve aşamalı olarak 16. ve 17. yüzyılların Klasik Osmanlı stiline dönüştü ve yine Ayasofya’dan güçlü bir şekilde etkilendi. Saray sanatçılarının en büyüğü, geleneksel Bizans sanatını Çin sanatının unsurlarıyla karıştırmak gibi birçok çoğulcu sanatsal etkiyle Osmanlı İmparatorluğu’nu zenginleştirdi.[194] 16. yüzyılın ikinci yarısı, özellikle İznik çinilerinin kullanımında olmak üzere bazı süsleme sanatlarının zirvesini gördü.
Erken dönem Osmanlı mimarisi
Hacı Özbek Camii (İznik)
Ana madde: Erken dönem Osmanlı mimarisi
Erken dönem mimarisinde, yapılar ağırlıklı olarak İznik, Bursa ve Edirne şehirlerinde yer aldı. Yapılar daha çok Bizans mimarisi ve Selçuklu mimarisi etkilerini taşısa da, bu dönemde bir sonraki döneme dayanak oluşturacak fikirlerin ilk uygulamaları gerçekleşti. Bu uygulamalardan birisi, yapılarda kubbe kullanılması pratiğidir.
Klasik dönem Osmanlı mimarisi
İstanbul’un Fethi’den itibaren, mimari eserler İstanbul’da yoğunlaşmaya başladı. Bu dönemde daha çok yüksek ve görkemli yapılar inşa edildi. Bu yapılar daha çok dinî yapılar ve kamu binalarıydı. Klasik dönemin en önemli mimarı Mimar Sinan’dır. Başlıca eserleri Şehzade Camii, Süleymaniye Camii ve Selimiye Camii’dir.[195]
1478’de II. Mehmed tarafından inşa ettirilen Topkapı Sarayı (İstanbul)
Ayasofya (İstanbul)
Bayezid Camii’nin inşası (1501-1505), Klasik dönemin başlangıcı olarak kabul edilir.
Mimar Sinan’ın ustalık eserim dediği Selimiye Camii (Edirne)
Sonraki dönemler
Lâle Devri’yle beraber (1718-1730), Batılılaşmanın etkisiyle Batılı tarzda binalar yapılmaya başlandı. Bu dönemde Boğaz kıyısına köşk yapma modası ortaya çıktı.
Bu dönemlerde çeşmeler ve Aynalıkavak Kasrı gibi sahil kıyısındaki rezidanslar yaygınlaştı. Bir su kanalı (diğer adı Cetvel-i Sim) piknik alanı olarak, Kâğıthane ise dinlenme alanı olarak tesis edildi. Lâle Devri’nin Patrona Halil İsyanı ile son bulmasına rağmen, Batılılaşma davranışının bir modeli oldu.
Süs sanatları
Ana maddeler: Osmanlı minyatür sanatı ve Osmanlı hat sanatı
Sultan II. Mehmed’i gül koklarken tasvir eden Nakkaş Sinan Bey’in minyatürü
Osmanlı kadın müzisyenleri
Matrakçı Nasuh’un 1537’de yayımlanan eserinde yer alan, İstanbul’u betimlediği minyatürü
Müzik ve sahne sanatları
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nda sahne sanatları
Türk sanat müziği Osmanlı elitlerinin eğitiminin önemli bir parçasıydı. Osmanlı sultanlarının birçoğu müzisyen ve besteciydi. III. Selim’in besteleri günümüzde hâlâ icra edilmektedir. Osmanlı klasik müziği büyük ölçüde Bizans müziği, Ermeni müziği, Arap müziği ve Fars müziği birleşmesinden oluşuyordu. Besteler Batı müziğindeki ölçüye biraz benzer olan usûl adı verilen ritmik birimler etrafında düzenlenmiştir. Melodi birimlerine Batı’daki moda biraz benzeyen makam denir.
Müzik aletleri olarak ise, Anadolu ve Orta Asya enstrümanlarının (saz, bağlama, kemençe) bir karışımı, diğer Orta Doğu enstrümanları (ut, tambur, kanun, ney) ve daha sonraları geleneksel Batı enstrümanları (keman ve piyano) kullanılırdı. Başkent ile diğer alanlar arasındaki coğrafi ve kültürel ayrım nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk sanat müziği ve Türk halk müziği şeklinde iki ayrı müzik tarzı ortaya çıktı. Eyaletlerde birkaç çeşit halk müziği oluştu. Ayırt edici müzik tarzlarıyla en baskın müzikler; Balkan-Trakya Türküleri, Kuzeydoğu Türküleri, Ege Türküleri, Orta Anadolu Türküleri, Doğu Anadolu Türküleri ve Kafkas Türküleridir. Ayırt edici tarzlardan bazıları ise mehter, Roman müziği, oryantal dans ve Türk halk müziğidir.
Karagöz ve Hacivat adı verilen geleneksel gölge oyunu, Osmanlı İmparatorluğu genelinde yaygındı ve bu kültürdeki tüm büyük etnik ve sosyal grupları temsil eden karakterler içeriyordu.[196][197] Tek bir usta tarafından, tef eşliğinde tüm karakterler seslendirilir ve oynatılırdı. Gölge oyununun kökeni ise belirsizdir. Yine Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkan mehter takımları, dünya tarihinin en eski askeri bandolarından biridir.
Sultan Abdülaziz bir müzik bestecisiydi.
Sultan Abdülaziz bir müzik bestecisiydi.
Yeniçerilerin mehterini gösteren Levni tarafından yapılmış bir minyatür.
Yeniçerilerin mehterini gösteren Levni tarafından yapılmış bir minyatür.
Gölge oyunu Karagöz ve Hacivat Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygındı.
Gölge oyunu Karagöz ve Hacivat Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygındı.
Osmanlı kahvehanesinde gösterisini yapan bir meddah
Mutfak
Ana madde: Osmanlı mutfağı
Ekmek pişiren Türk kadını (1790)
İmparatorluğun yönetim merkezi olan saray, aynı zamanda padişahın ve hanedan üyelerinin ikametgâhıydı. Saray mutfağının birçok kişiye ve hanedan üyelerine hizmet vermesi sebebiyle, kaliteye ve çeşitliliğe önem verilmekteydi. Günümüzde ayrıntılı bilgi edinilebilecek saray mutfağı, kaynak çeşitliliği sebebiyle II. Mehmed dönemindeki Topkapı Saray mutfağıdır.[198][199][200]
Mutfak aşçıları Acemi Ocağı’ndan seçilir ve belirli aşamalardan geçerek aşçı olurlardı. Her mutfaktaki aşçı adayları çıraklık, kalfalık gibi kademelerde görev yaptıktan sonra ustalık (aşçılık) mertebesine yükselirlerdi. Daha sonra aşçıbaşı olurlar ve başaşçıbaşına bağlı olarak görev yaparlardı.[201]
Mutfaklarda çalışan görevlilerin sayısı, saray nüfusuna bağlı olarak değişkenlik göstermiştir. II. Mehmed döneminde (1451-1481) 100 kişi olan personel sayısı, I. Süleyman’ın (1520-1566) saltanatının başlarında 250 iken, sonlarında 500 olmuştur. 16. yüzyıl sonunda 1000 kişiye ulaşan personel sayısı, 17. yüzyıl ortalarında 1300 civarına çıkmış ve 17. yüzyılın sonlarında 1253 civarına inmiştir.[202] Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim merkezi olan saray, İstanbul’ndan ayrı bir şehir olabilecek kadar büyük bir nüfusu içerisinde barındırıyordu. Sarayın nüfusu, 16. yüzyılın ilk yıllarında 4-5 bin, 17. yüzyıl başlarında ise 10 bin civarındaydı. Tüm gıda alımlarında öncelikli olarak sarayın iaşesi düşünülmüş ve sarayın gıda ihtiyacı karşılanmadan hiç kimsenin gıda alımı yapmasına izin verilmemiştir. Böylelikle kaliteli malların saraya ayrılması sağlanmıştır. Saray mutfağına dayanıksız tüketim mallarının tamamı ile diğer besin maddelerinin bir kısmı İstanbul’dan, temel gıda maddelerinin büyük bir bölümü ise taşradan temin edilirdi.[202]
İstanbul’un Fethi ile birlikte saraydaki Osmanlı yemeklerinde ciddi bir değişim görülmüştür. Bu dönemde deniz ürünlerinin tüketimi artarken, yemeklerde çeşitlilikten ziyade doyuruculuğa önem verilmiştir. Lahana çorbası, baklava, yoğurtlu ve ıspanaklı büryan, pekmezli yoğurt tatlısı, yoğurtlu pazı, ayran ve şerbet, sarayda görevli olan personellere verilen başlıca yemeklerdi.[203] Et, süt, yoğurt, peynir, yağ gibi besinler, hayvansal gıdalarda toplumun ana besin kaynaklarındandı.[204] Yapılan et yemeklerinde mevsimine göre kuzu, bazı zamanlarda ise koyun eti, dana etinin yerine kullanılmaktaydı. Saray mutfak ananesinde zengin sofralarda tavuk ve piliç gibi kümes hayvanlarının yanında, güvercin, keklik, kaz, bıldırcın, ördek ve 18. yüzyıldan itibaren Amerikan kökenli hindi görülmekteydi.[205]
Deniz ürünlerinden birisi olan balık, padişah ve yakın çevresinin sıklıkla tükettiği gıdalardan birisiydi. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren saray mutfağına giren domatesin, bu tarihten önce Osmanlı mutfağında kullanımına rastlanmaz. Çünkü domates, Amerika’nın keşfedilmesinden (1492) sonra diğer kıtalara yayılmıştır. Günümüzde sıklıkla tüketilen sebzelerden olan fasulye, patates ve bazı kabak çeşitlerinin yanı sıra kakao, mısır ve hindi de Amerika kıtasının keşfinden sonra, 18 ve 19. yüzyıllarda Osmanlı mutfağına girmiştir.[205]
Vakıf imaretlerinde fakirler ve yolcular öncelikli olmak üzere isteyen herkese ücretsiz yemek verilmekteydi.[206] İmparatorluk topraklarının genişlemesine paralel olarak, mutfak kültürü de bu konuda önemli gelişme göstermiştir. Sarayda önemli görevlerdeki kişilerin bir sofrada toplanıp yemek yemesi, devrin en büyük sosyal faaliyetlerinden birisi hâline gelmiştir.[204][207]
II. Mehmed Döneminde Saray Mutfağında Kullanılan Gıdalar
Yiyecek türü Yiyecekler
Baklagiller ve tahıllar Bulgur, pirinç, un, mercimek, buğday nişastası, nohut
Sebzeler Pırasa, lahana, ıspanak, pazı, şalgam, hıyar, soğan
Yağlar Zeytinyağı, kuyruk yağı, sade yağ
Otlar ve baharat Misk, safran, zeytin, maydanoz, hardal, sarımsak, kişniş, nane, kimyon, Eflak tuzu, sakız, sirke, fülfül (karabiber), tarçın, karanfil, anber
Hayvansal gıdalar Yumurta, tavuk, peynir, süt, yoğurt, kaymak, istiridye, karides, paça, kaz, sığır işkembesi, bal, av kuşları, balık
Kaynak:[208]
Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusunda yer alan Osmanlı mutfakları ve bacaları
Saray mutfağı, Sultan II. Mehmed’in 15. yüzyılın ikinci yarısında Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusuna yaptırdığı mutfaklarla gelişme göstermiştir.[209] Sarayda Matbah-ı Hümayun ve Matbah-ı Amire olmak üzere iki ana mutfak mevcuttu. Yalnızca padişahın yemeklerini hazırlamakla görevli mutfak, Matbah-ı Hümayun’du. Saray mutfağı oldukça karmaşık ve geniş bir sisteme sahipti. Günlük yemekler ayrı ayrı bölümlerde hazırlanırdı. Kuşçubaşılar, padişah için hazırlanan yemeklerden sorumluyken; has mutfak aşçıları ise Valide sultan, şehzadeler ve harem halkına yemek pişirmekle görevliydiler. Matbah- Amire olarak isimlendirilen birim ise, Birûn ve Enderûn halkı ve herhangi bir nedenle sarayda yemek yemesi gereken kişilerin yemeklerini hazırlardı.[210]
Saray mutfağına ikinci avlu revaklarından üç kapı ile girilmektedir. Bunlar Kiler-i Âmire (Aşağı Mutfak) kapısı, Has Mutfak kapısı ve Helvahane kapısıdır. 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın ilk yarısında güney kısımdan başlayarak, mutfaklar hizmet verdikleri birimlere göre isimlendirilmiştir. Has Mutfak, padişah ve ailesi ile Has Oda’ya hizmet vermekteydi. Saray mutfağından her gün, sayısı 4-5 bin kişiyi bulan Birûn ve Enderûn halkının yemek ihtiyacı karşılanmaktaydı. Dîvân-ı Hümâyun üyelerine her üç ayda bir ulûfe dağıtılırken, sayısı on beş bine kadar çıkan yeniçerilere, elçilere ve törene gelen görevlilere yemek hazırlanırdı. Ayrıca her Ramazan’ın on beşinci günü yeniçerilere baklava yapılırdı.[202]
Osmanlı İmparatorluğu’nda sofranın da belli bir düzeni ve kuralları vardı. Genellikle sofrada temiz bir örtü yere serilirdi. Üzerine yerden çok yüksek olmayan bir sehpa ve bunun üzerine de kaşık, çatal ve diğer yemek araç gereçlerinin konduğu geniş ve yuvarlak, sini olarak adlandırılan bir tepsi koyularak yemek yenirdi.[211] Osmanlı İmparatorluğu’nda II. Mehmed’e kadarki tüm padişahlar, sofralarında başka insanlarla yemekler yemişlerdir. II. Mehmed’den sonra gelen tüm padişahlar, Abdülaziz’in saltanatına kadar yemeklerini tek başına yemişlerdir.[212] Padişahlardan artan yemekler has nedimelerine ve şehzadelere verilirdi. Örneğin, yirmiden fazla erkek çocuğu olan III. Murad’dan (1574-1595) kalan yemekler, otuz büyük tepsiye konularak hareme gönderilirdi. Her biri için de ayrı sofralar hazırlanırdı.[212]
Osmanlı mutfağında kahve çok yaygındı.
Osmanlı’da mutfak kültürü, imparatorluğun son yıllarında farklı kültürlerin etkisi altında kalmıştır. Tanzimat Fermanı’nın ardından ülkede Batılılaşma hareketi başlamıştır.[213] Bunun sonucunda sofrada minder yerine sandalye, sini yerine masa, herkesin ortak olarak kullandığı tek bir yemek kabı yerine kişisel tabak, çatal, bıçak ve su takımları saray ve konaklarda kullanılmaya başlanmıştır.[205] II. Abdülhamid zamanında Batılı ülkelerdeki gibi yemeklerin ayrı bir oda veya salonda yenmesi yaygınlaşmıştır.[213] 19. yüzyıl sonuna ait menülere göre, Fransız yemekleri ile Türk yemekleri bir arada sunulmaya başlanmıştır. Bu dönemdeki Osmanlı yemek kitaplarında Avrupa kökenli yemek tarifleri yayımlanmıştır.[205]
Bir İslam ülkesi olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, Ramazan ayı geldiğinde bu aya özgü çeşit çeşit yemekler yapılırdı. Ramazan için değişik yerlerden özel aşçılar getirilir, bir aylık yemek listesi önceden kendilerine verilirdi. Ramazan ayının ekmeği ise pideydi. Ramazan’ın en önemli çorbası işkembe çorbasıydı. Toplumda hindi derisinden işkembe çorbası yapanlar bile görülmüştür. Hatta işkembe çorbasına o kadar rağbet vardı ki, iftar saatine beş on dakika kala kâselerini alıp işkembeci dükkânına koşanlar, hatta nöbete kalanlar bile görülmüştür. İftar sofralarının en gözde tatlısı ise güllaçtı. Halk arasında özellikle kaymaklı güllaç meşhurdu. Yemekler bittikten sonra kahve içmek, her evde değişmeyen bir adetti. Hatta tiryakisi olanlar iki, yahut üç fincan kahve içerlerdi.[214]
Bilim ve teknoloji
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nda bilim ve teknoloji
Takiyüddin’in Rasathanesi’nde çalışan bilim insanları (1577)
1884’te kurulan Beyazıt Devlet Kütüphanesi
İstanbul’un Fethi’nde kullanılan şahi topları
Osmanlı İmparatorluğu, tarihi boyunca diğer kültürlerden çevrilen el yazması kitaplar ile geniş bir kütüphane koleksiyonu oluşturmayı başardı.[215] Yerli ve yabancı el yazmaları arzusunun büyük bir kısmı 15. yüzyılda geldi. Fatih Sultan Mehmed, döneminde Trabzonlu Yunan bilim insanı Georgios Amirutzis’e Batlamyus’un coğrafya kitabını tercüme ettirdi ve Osmanlı eğitim kurumları için kullanılabilir hale getirtti. Başka bir örnek ise, aslen Semerkandlı gökbilimci, matematikçi ve fizikçi olan Ali Kuşçu idi. II. Mehmed, daha önce Akkoyunlular Devleti’nde çalışan Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet etti ve onu, yeni inşa ettirdiği Sahn-ı Seman Medresesi’ne müderris olarak atadı. Çeşitli diğer medreselerde Ali Kuşçu tarafından düzenlenen bir okutma planının olduğu ve hatta bunun “Kânûnnâme” şeklinde yapıldığı bilinmektedir. Ali Kuşçu, İstanbul’da sadece ölümünden önceki 2 ya da 3 yılını yaşamasına rağmen, yazıları ve öğrencilerinin faaliyetleri sonucu Osmanlı çevrelerini derinden etkiledi.[216] II. Mehmed aynı zamanda, 1474’te Fatih Camii mihrabının kenarlarına yerleştirttiği, iki dolaba koyulan 800 cilt ile başlamış bir kütüphane de kurmuştur.
1577’de Takiyüddin, 1580’e kadar astronomik gözlem yapacağı Takiyüddin’in Rasathanesi’ni kurdu. Güneş yörüngesinin dışmerkezliğini ve apsisin yıllık hareketini hesapladı.[217] Rasathanesi 1580’de yıkıldı.[218]
1660’ta Osmanlı bilim insanı Tezkireci Köse İbrahim Efendi, Noël Duret’in 1637’de yazdığı Fransızca astronomik çalışmasını Arapçaya çevirdi.[219]
Şerafeddin Sabuncuoğlu, ilk cerrahi atlas yazarı ve İslam tıbbının son majörüdür. Çalışmaları büyük ölçüde Ebû’l-Kasım Zehrâvi’nin Al-Tasrif eserine dayansa da, Sabuncuoğlu kendine ait birçok yenilik getirdi. Kadın cerrahlar da ilk defa resimlendirilmiştir.[220]
Dakika ölçen ilk saat örneği, Osmanlı saatçisi Şeyh Dede tarafından 1702’de yapıldı.[221]
Tahtelbahir, 1719 yılında Osmanlı Devleti tarafından yapılan dünyanın ilk denizaltısıdır. III. Ahmed zamanında tersanenin baş mimarı İbrahim Efendi tarafından yapıldı. Timsah şeklinde olan denizaltının deneme sürüşü, III. Ahmed’in çocuklarının sünnet merasimine denk getirilmiştir.[222]
Dünyanın özellikle mühendislik eğitimini hedefleyen ilk enstitülerinden biri olan İstanbul Teknik Üniversitesi, 1773 yılında kuruldu. Bu üniversite, III. Mustafa tarafından Mühendishane-i Bahr-i Humayun adı altında gemi mühendislerini eğitmek amacıyla faaliyete geçirildi. 1795’te enstitünün alanı genişletildi ve Avrupa standartlarını yakalamak ve orduyu modernize etmek için ordu mensuplarına da teknik eğitim verilmeye başlandı. 1845’te mühendislik fakültesi geliştirildi ve buna ilaveten mimarlık eğitimi verilmeye başlandı.
Spor
Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu’nda spor
19. yüzyılda Osmanlı güreşçileri
Osmanlı İmparatorluğu’nda spor büyük önem taşımaktaydı ve hâliyle spor yapan kişi büyük ilgi ve saygı görmekteydi. Osmanlı’nın uğraştığı başlıca sporlar arasında güreş, avcılık, kemankeşlik (ok atıcılığı), binicilik (cündicilik), cirit oyunları, bilek güreşi ve yüzme bulunmaktaydı.
Futbol, Osmanlı İmparatorluğu’nda 20. yüzyılın başlarında Rum ve Ermeni azınlıklar arasında oynanmaya başlamıştı. Bu sporu gören ve beğenen Türk sporseverler, kendi spor kulüplerini kurmaya başlamıştır. İstanbul’da 1905 yılında Galatasaray, 1907 yılında Fenerbahçe, 1903 yılında da Beşiktaş futbol takımları kurulmuştur. Bu üç büyük kulüp, cumhuriyetin ilanına kadar Rum ve Ermenilerin kurmuş olduğu kulüplerle İstanbul liglerinde boy göstermiş ve önemli başarılar kazanmışlardır.
osmanli2023
Avj5I08@DMjp#xrO4FJ%LB^f
aktifturkcom
AKTİFTÜRK COM AKTİFTÜRK
www.aktifturk.com info@aktifturk.com
ALAN ADI SATILIKTIR.
SATILIKTIR FIYATI :
2.100.000TL + %20 KDV = 2.520.000 TL
gökhan ege GÖKHAN EGE
gokhan ege GOKHAN EGE
www.gokhanege.com
info@gokhanege.com
02126594128
05519715791
05326964099
Copyright © 2025 AKTİFNET , Bütün hakları saklıdır.
Design By GÖKHAN EGE
Sponsor By DHL – DHL EXPRESS – İMPORT – MİCRO EXPORT – AKTİF EXPORT – AKTİF PORT – LOJİSTİC – TUNALAR – DORUK GREEN WORLD – ASKICIM
Türkiye
Koordinatlar: 39°56’N, 32°50’E (Harita)
Türkiye Cumhuriyeti
Türkiye Cumhuriyeti bayrağı
Bayrak
Millî marş
İstiklâl Marşı
Süre: 1 dakika ve 17 saniye.1:17
Türkiye konumu (yeşil)
Türkiye konumu (yeşil)
Türkiye haritası
Türkiye haritası
Başkent Ankara
39°56’K 32°50’D
En büyük şehir İstanbul
41°1’K 28°57’D
Resmî dil(ler) Türkçe
Konuşulan diller
Türkçe
Kürtçe
Zazaca
Arapça
diğer
Etnik gruplar (2021)[1]
Türkler (%78-80)
Kürtler (%13-15)
diğer (%5-9)
Demonim Türk
Hükûmet Üniter cumhurbaşkanlığı sistemli anayasal cumhuriyet
• Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan
• Cumhurbaşkanı Yardımcısı
Cevdet Yılmaz
• Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Numan Kurtulmuş
• Anayasa Mahkemesi Başkanı
Zühtü Arslan
Yasama organı Türkiye Büyük Millet Meclisi
Tarihçe
• Osmanlı İmparatorluğu
y. 1299
• Kurtuluş Savaşı
19 Mayıs 1919
• TBMM’nin açılması
23 Nisan 1920
• Lozan Antlaşması
24 Temmuz 1923
• Cumhuriyetin ilanı
29 Ekim 1923
• Mevcut anayasa
9 Kasım 1982
Yüzölçümü
• Toplam
783.562 km2 (36.)
• Kara
769.632 km2
• Su
13.930 km2
• Su (%)
2,03[2]
Nüfus
• 2023 sayımı
artış 85.279.553[3] (18.)
• Yoğunluk
111/km2 (107.)
GSYİH (SAGP) 2023 tahminî
• Toplam
artış $3.613 trilyon[4] (11.)
• Kişi başına
artış $41,887[4] (46.)
GSYİH (nominal) 2023 tahminî
• Toplam
artış $1.154 trilyon[4] (17.)
• Kişi başına
artış $13,383[4] (65.)
Gini (2019) Sabit 41.9[5]
orta · 51.
İGE (2021) artış 0.838[6]
çok yüksek · 48.
Para birimi Türk lirası (TRY · ?)
Zaman dilimi UTC+3 (TSİ)
Tarih formatı gg/aa/yyyy (miladi)
Şebeke gerilimi 230 V–50 Hz
Trafik akışı sağ
Telefon kodu +90
ISO 3166 kodu TR
İnternet alan adı .tr
Türkiye veya resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti, topraklarının büyük bölümü Anadolu’da, küçük bir bölümü ise Balkan Yarımadası’nın güneydoğu uzantısı olan Trakya’da yer alan kıtalararası bir ülkedir. Kuzeybatıda Bulgaristan, batıda Yunanistan, kuzeydoğuda Gürcistan, doğuda Ermenistan, İran ve Azerbaycan, güneydoğuda ise Irak ve Suriye ile sınır komşusudur. Güneyini Kıbrıs Adası ve Akdeniz, batısını Ege Denizi ve kuzeyini Karadeniz çevreler. Marmara Denizi ise İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı ile birlikte Anadolu’yu Trakya’dan, yani Asya’yı Avrupa’dan ayırır.
Türkiye toprakları üzerindeki ilk yerleşmeler Yontma Taş Devri’nde başlar. Doğu Trakya’da Traklar olmak üzere, Hititler, Frigler, Lidyalılar ve Dor istilası sonucu Yunanistan’dan kaçan Akalar tarafından kurulan İyon medeniyeti gibi çeşitli eski Anadolu medeniyetlerinin ardından, Makedonya kralı Büyük İskender’in egemenliğiyle ve fetihleriyle birlikte Helenistik Dönem başladı. Daha sonra, sırasıyla Roma İmparatorluğu ve Anadolu’nun Hristiyanlaştığı Bizans dönemleri yaşandı. Selçuklu Türklerinin 1071 yılında Bizans’a karşı kazandığı Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu’daki Bizans üstünlüğü büyük ölçüde kırılarak Anadolu, kısa süre içerisinde Selçuklulara bağlı Türk beyleri tarafından ele geçirildi ve Anadolu toprakları üzerinde İslamlaşma ve Türkleşme faaliyetleri başladı. Kısa sürede Anadolu’daki diğer Türk beyliklerinin üzerinde hâkimiyet kuran Konya merkezli Anadolu Selçuklu Sultanlığı, 1243 yılındaki Moğollara karşı kaybedilen Kösedağ Muharebesi’ne kadar Anadolu’yu yönetti. Anadolu’daki Moğol istilalarından sonra zayıf duruma düşen Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu’da yerini yeni Türk beyliklerine bıraktı.
13. yüzyılın sonlarından itibaren Batı Anadolu’daki Türk beyliklerinden biri olarak ön plana çıkan ve bağımsızlık kazanan Osmanlılar, 14. yüzyılda Balkan topraklarında gerçekleştirdiği fetihlerle büyük bir güç hâline geldi ve Anadolu’daki diğer Türk beylikleri üzerinde de hâkimiyet kurdu. Osmanlılar, 1453 yılında II. Mehmed’in İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğu’na son vermesiyle imparatorluk hâline geldi. İmparatorluk, zirvesini 16. yüzyılda, özelikle I. Süleyman döneminde yaşadı. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması sonrasında gelen bozgun ve 15 sene süren Kutsal İttifak Savaşları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya karşı üstünlüğü sona erdi.
19. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk, Tanzimat adı verilen ciddi bir modernleşme sürecine girdi. 1876 yılında Türk tarihinin ilk yazılı anayasasının ilan edilip meclisin açılmasıyla başlayan I. Meşrutiyet devri, 1878 yılına kadar sürse de, 1908 yılında II. Meşrutiyet ilan edilerek anayasa tekrar yürürlüğe girdi. Ancak yapılan reformlar, imparatorluğun dağılmasını engelleyemedi. 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’na İttifak Devletleri’nin yanında giren imparatorluk, savaş sonucunda yenik düşerek 30 Ekim 1918 tarihinde tüm orduların teslim olması şartını kabul etti ve akabinde İtilaf Devletleri’nce işgal edildi. 16 Mart 1920’de İtilaf Devletleri’nin İstanbul’u işgal edip bazı milletvekillerini tutuklayarak sürgüne göndermesi sonucunda Meclis-i Mebûsan’ın kapanmasıyla Mustafa Kemal Paşa önderliğinde 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Onun önderliğinde işgalci kuvvetlere karşı yapılan Kurtuluş Savaşı (1919-1922) başarıya ulaşarak, 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı monarşisi ve Osmanlı İmparatorluğu tarihe karıştı. 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi ve 3 Mart 1924’te de hilafetin kaldırılıp Osmanlı Hanedanı’nın yurt dışına sürgün edilmesinden sonra, çağdaş Türkiye’nin oluşumunda önemli yer tutacak olan bir dizi devrim gerçekleştirildi.
Türkiye, cumhurbaşkanlığı sistemiyle yönetilen demokratik, laik ve üniter bir anayasal cumhuriyettir. Resmî dili, nüfusunun %85’inin ana dili olan Türkçedir. Ülkenin %70-80’ini Türkler, geriye kalanını Lozan Antlaşması’na göre yasal olarak tanınan milletler (Bulgarlar, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ile Yahudiler), yasal olarak tanınmayan Kürtler ve diğer halklar (Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkesler, Gürcüler, Lazlar ile Zazalar vs.) oluşturmaktadır. Nüfusunun büyük bölümü Sünni Müslüman’dır. Avrupa Konseyi, NATO, OECD, AGİT ve G-20 topluluklarına üye olan Türkiye 1963’te Avrupa Ekonomik Topluluğu ortak üyesi olmuş, 1995’te de AB Gümrük Birliği’ne katılmış ve Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerine 2005’te başlamıştır. Ülke ayrıca Türk Devletleri Teşkilatı, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı gibi örgütlere de üyedir. Günümüzde Türkiye, askerî kapasitesi ve diplomatik girişimleri sayesinde bölgesel güç kabul edilirken; Avrupa ve Asya kıtalarının kavşak noktasında yer alması nedeniyle önemli bir jeostratejik güce sahiptir.
Etimoloji
Ana madde: Türkiye’nin adı
Türkiye’nin adı, “Türk” etnik kimliği adından gelir.[7] Sözcüğün günümüzdeki hâlinin orijinali, bugünkü Türkiye toprakları için ilk kez 12. yüzyılda İtalyanlar tarafından Orta Çağ Latincesi kullanılarak Turchia veya Turcmenia şekillerinde oluşturuldu.[8][9] Bunların yanı sıra, Orta Çağ’ın Alman seyyahları bölgeyi Turkei veya Tirkenland şeklinde, Fransızlar ise Turquie şeklinde andı.[9]
Sözcüğün Yunanca soydaşı olan Tourkia (Yunanca: ???????), Bizans İmparatoru ve bilgini VII. Konstantinos tarafından De Administrando Imperio kitabında kullanıldı.[10][11][12][13] Osmanlı İmparatorluğu ise, kendi çağdaşı olan diğer ülkeler tarafından ara ara Türkiye veya Türk İmparatorluğu şeklinde tanınırdı.[14]
Tarih
Ana madde: Türkiye tarihi
Ayrıca bakınız: Anadolu tarihi ve Balkanlar tarihi
Tarih öncesi
Ana maddeler: Tarih öncesi Anadolu ve Tarih öncesi Balkanlar
Ayrıca bakınız: Anadolu’daki antik krallıklar listesi ve Traklar
Cilalı Taş Devri’ne ait arkeolojik sit alanı olan Göbeklitepe’den bir görünüm
Günümüzdeki Türkiye topraklarının çoğunu oluşturan Anadolu yarımadasındaki en eski arkeolojik bulgu, Gediz Nehri’nde bulunan ve yaklaşık 1,24 ila 1,17 milyon yıla tarihlenen taş bir alettir.[15] Ülkenin güney ile güneydoğu kısımları başta olmak üzere Anadolu’daki bilinen ilk yerleşimler, Eski Taş Çağı’na tarihlenir.[16][17][18][19] Geçmişinin MÖ 9600 civarına kadar uzandığı tahmin edilen Göbeklitepe adlı arkeolojik sit alanı, dünyada bilinen en eski insan yapımı yapıdır.[20] MÖ 7500’e veya MÖ 5700’e dayandığı düşünülen Orta Anadolu’daki Çatalhöyük, dünya üzerinde Cilalı Taş Devri ile Bakır Çağı’na ait en büyük ve en iyi korunmuş yerleşim yeridir.[21] MÖ 8200 ila 6000 arasında kurulduğu tahmin edilen Çayönü yerleşkesi de, bu yapılara yine örnek verilebilir. Çanakkale’de bulunan Troya’da ise Cilalı Taş Devri’nde başlayan yerleşmeler, Demir Çağı’na kadar devam etmiştir.[22]
Çeşitli Eski Anadolu milletleri, bölgede Cilalı Taş Devri’nin başlangıcına kadar varlığını sürdürdü.[18] Bu halkların çoğu Hint-Avrupa dil ailesinin bir kolu olarak kabul edilen Anadolu dillerini konuştular.[23] Bazı bilim insanları, Hint-Avrupa dillerinin, yine eski Anadolu dillerinden olan Hitit dili ve Luvi dilinden yayıldığını öne sürer.[24] Ayrıca Türkiye’nin Avrupa kıtasında kalan küçük bir bölümünü oluşturan Doğu Trakya ise, 40 bin yıl öncesine dayanan bir yerleşim tarihine sahiptir ve bölgenin sakinleri de tarıma başlayarak milattan 6000 yıl önce Cilalı Taş Devri’ne geçmiştir.[25][26]
Hititlerin başkenti olan Hattuşaş’taki Aslanlı Kapı
Anadolu’nun bilinen ilk sakinleri, Hatti ve Hurri toplumlarıdır. Hint-Avrupa milletlerinden olmayan bu iki toplum, yaklaşık olarak MÖ 2300’lerde Orta ve Doğu Anadolu’da yaşadılar. Hatti ve Hurriler, Hint-Avrupa milletlerinden Hititlerin MÖ 2000-1700 yıllarında Anadolu’ya gelmesiyle yerini Hititlere bıraktı. Hititler, bölgedeki ilk büyük krallığı MÖ 13. yüzyılda kurdular. Asurlular da, MÖ 1950’den MÖ 612’ye kadar günümüz Türkiye’sinin güneydoğu topraklarını fethetti ve oraya yerleşti.[27][28] Urartuların MÖ 9. yüzyılda Asurluların kuzeyindeki güçlü rakibi olduğu ise, Asur kitabeleri aracılığıyla öğrenildi.[29] MÖ 612’den itibaren herhangi ciddi bir etki gösteremeyen Urartular, MÖ 590 yılında İran’dan gelen Medler tarafından yıkıldı.[30]
Orta Anadolu üzerinde büyük bir hâkimiyet kurmuş olan Hitit İmparatorluğu’nun da MÖ yaklaşık 1180’li yıllarda çöküşünün ardından, Hint-Avrupa milletlerinden Friglerin kurdukları Frigya, MÖ 7. yüzyılda Kimmerler tarafından yapılan saldırılara kadar Anadolu’da üstünlük elde etti.[31] Frigya’dan sonra Lidya, Karya ve Likya devletleri bölgede güç yakalayarak söz sahibi oldu.[32] Ekonomi alanıyla ön plana Lidyalılar, MÖ 546’da Ahameniş hükümdarı Büyük Kiros tarafından yıkılıncaya kadar Batı Anadolu’da varlığını sürdürdü.
Antik Çağ, Helenistik dönem ve Bizans dönemi
Büyük İskender’in İssos Savaşı’nda (MÖ 333) Pers Kralı III. Darius ile karşılaşmasını gösteren mozaik
Anadolu’nun sahil şeridinde MÖ 1200 yıllarında büyük ölçüde Aiol, İyon ve Yunan yerleşimleri başladı. Bu yerleşimciler tarafından Milet, Efes, Smyrna ve Byzantium gibi çok sayıda önemli şehir kuruldu. Son olarak Yunan koloniciler tarafından MÖ 657’de Megara kenti ortaya çıkarıldı. Yine bu dönemlerde, MÖ 6. yüzyılda, Türkiye’nin şu anki doğu toprakları üzerinde Ermeni Orontid Hanedanı tarafından bir devlet kuruldu.[33]
Anadolu, MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda bir Pers devleti olan Ahameniş İmparatorluğu’nun egemenliğine girdi ve bu egemenlik, MÖ 334 yılındaki Makedonya Kralı Büyük İskender’in fetihlerine kadar devam etti.[34] Anadolu’nun içlerine kadar ilerleyen İskender; Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya’ya kadar ulaştı. Ardından, İskenderun civarında (Antakya) gerçekleşen İssos Savaşı’nda ve akabinde Irak civarında meydana gelen Gaugamela Muharebesi’nde Ahameniş hükümdarı III. Darius’u perişan etti. Daha sonra Pers Kralı III. Darius’u devirdi ve Ahameniş İmparatorluğu’nu tamamen fethetti. Büyük bir yenilgiye uğrayan Darius, Fırat’ın doğusuna kadar sürüldü ve böylece Anadolu’daki Pers hakimiyeti son bulmuş oldu.
6. yüzyılda Bizans’ın kilise olarak yaptırdığı Ayasofya, sonradan camiye ve müzeye çevrildi, ardından tekrar camiye çevrildi.
Konstantinopolis kentinin ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun “Büyük” lakabıyla anılan kurucusu I. Konstantin
Büyük İskender döneminde kültürel kaynaşma ve Helenleştirme hareketi başlatıldı.[18] MÖ 323’te İskender’in Babil’deki ani ölümünün ardından Anadolu bölünerek küçük Helenistik krallıklar ortaya çıktı. Tüm bu krallıklar, MÖ 1. yüzyıl ortalarında Roma Cumhuriyeti’nin bir parçası haline geldi.[35] Büyük İskender’in, fetihleriyle başlatmış olduğu Helenleştirme hareketi ise Roma İmparatorluğu döneminde hızlandırıldı. Bu nedenle daha önceki yüzyıllarda var olan Anadolu dilleri ve kültürlerinin nesli tükenerek yerini Yunan dil ve kültürüne bıraktı.[36][37]
324 yılında Roma İmparatoru I. Konstantin, imparatorluğun başkentini Byzantium’a taşıdı ve şehrin adını Nova Roma olarak değiştirdi. İmparator I. Theodosius’un (379-395) iki erkek çocuğu, babalarının 395’te ölmesinin ardından Roma İmparatorluğu’nu Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölerek paylaştılar. Başkenti Roma olarak kalan Batı Roma İmparatorluğu, 476’da yıkıldı. Halk arasında Konstantinopolis (İstanbul) olarak yaygınlaşan şehir ise, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti oldu. Doğu Roma İmparatorluğu, daha sonraki yıllarda Bizans İmparatorluğu olarak anılmaya başladı, günümüz Türkiye topraklarının önemli bir kısmında hakimiyet kurdu ve Osmanlı Türklerinin İstanbul’u ele geçirdiği 1453 yılına kadar varlığını sürdürdü.[38]
Selçuklular ve Osmanlı İmparatorluğu
I. Melikşah’ın 1092’deki ölümü üzerine Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun sınırları
Oğuz Türkleri, Müslüman olduktan sonra İslam dünyası çevrelerine daha yakın yerlerde ikamet ettiler ve 9. yüzyılda Hazar Denizi ile Aral Gölü’nün kuzeyine yerleşmeye başladılar.[39] 10. yüzyıl itibarıyla Selçuklular, Pers yurdunu da sınırları içine katarak, atalarının vatanı Orta Asya’dan batıya doğru göç etmeye başladılar ve Büyük Selçuklu Devleti’ni kurdular.[40]
11. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklular, Anadolu’nun doğu bölgelerine yerleşmeye ve akınlar yapmaya başladılar. 1071’de, Sultan Alp Arslan döneminde, Selçuklu Türkleri ile Bizans İmparatorluğu arasında yapılan Malazgirt Meydan Muharebesi’nden sonra gelen Selçuklu zaferiyle birlikte Anadolu toprakları üzerinde Türkleştirme ve İslamlaşma hareketi başladı.[41][42] Bu hareketle birlikte Anadolu’da Türk dilleri ve İslam tanıtılarak yaygın hâle geldi. Böylece bölgede yaygın olan Hristiyanlık ve Yunanca, yerini yavaş yavaş İslam ve Türk kültürüne bıraktı.[41]
Anadolu Selçuklu döneminden kalma İnce Minareli Medrese (Konya, Türkiye)
Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun parçalanmasının ardından, Anadolu’da diğer Türk beyliklerinin üzerinde hakimiyet kuran Anadolu Selçuklu Sultanlığı, uzunca bir süre Anadolu’yu yönetti. Başkenti İznik olan Anadolu Selçuklular, Birinci Haçlı Seferi sırasında İznik’in Bizans’ın eline geçmesiyle Sultan I. Kılıç Arslan tarafından 1097 tarihinde başkentini Konya’ya taşımıştır ve bu tarihten itibaren Konya, Selçuklu Devleti’nin başkenti olmuştur. Sultan I. Alâeddin Keykubad döneminde altın çağını yaşayan Selçuklular, I. Alaeddin’in ölümünün ardından duraklama sürecine girdi.
Alaeddin Keykubad’ın ölümünü fırsat bilen Moğollar, Selçukluların doğu sınırına saldırarak Anadolu içlerine girmeye çalıştılar. Nitekim 1243’te Anadolu Selçuklu Devleti ile Baycu Noyan komutasındaki Moğollar arasında gerçekleşen Kösedağ Muharebesi sonucunda gelen yenilgiyle Anadolu, Moğol hakimiyetine girmiştir ve Anadolu Selçuklu Devleti zayıflayıp yerini Türk beyliklerine bırakmıştır.[43] Bu beylikler arasında, Söğüt ve Bilecik çevresinde kurulu olan Osmanoğulları Beyliği, 13. yüzyılın sonlarına doğru bağımsızlığını ilan etmiştir.
İstanbul’un Fethi (1453) sırasında, II. Mehmed komutasında Osmanlı donanmasının Haliç’e indirilmesini tasvir eden tablo (Fausto Zonaro)
Osman Gazi’nin başında olduğu Osmanoğulları Beyliği, sonraki yıllarda gittikçe büyüyerek Anadolu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Levant üzerinde hâkimiyet kurdu. 1453 yılında, II. Mehmed öncülüğünde Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis fethedildi ve imparatorluk tarihe karıştı.[44] Bu olaydan sonra Osmanlılar, bir imparatorluk hâline geldi.
1514 yılında I. Selim, Çaldıran Muharebesi ile Safevî hükümdarı Şah İsmail’i yenerek imparatorluğun sınırlarını doğu yönünde genişletti. 1517’de de Levant, Mısır ve Cezayir’i ele geçirdi ve Mısır’da hüküm süren Memlûk Sultanlığı’nı yıkarak İslam halifeliğinin Osmanlı İmparatorluğu’na geçmesini sağladı. Ardından Kızıldeniz, Umman Denizi ve Basra Körfezi üzerinde Osmanlı ve Portekiz imparatorlukları arasında, Hint Okyanusu’nda üstünlüğü ele geçirmek için bazı çeşitli deniz muharebeleri yapıldı. Portekizlilerin Hindistan üzerinde egemenlik sağlaması Osmanlı tarafından bir tehdit olarak algılandı. Çünkü 15. yüzyıl sonlarındaki Coğrafi Keşifler sayesinde Ümit Burnu ve Amerika kıtasının keşfedilmesi, Osmanlı’nın elinde tuttuğu Doğu Asya ile Batı Avrupa arasında ticareti sağlayan eski ticaret yollarının önemini yitirmesine neden olup Osmanlı ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir.[45]
Preveze Deniz Muharebesi (1538)
Osmanlı İmparatorluğu, 16. ve 17. yüzyılda, özellikle I. Süleyman döneminde tarihinin zirvesine ulaştı. Bu dönemde batıda Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’na doğru topraklar genişletilerek Balkanların tamamı, Orta Avrupa ve Lehistan’ın güney kısmı ele geçirildi.[46] Osmanlı donanması, denizde çeşitli rekabetlere girerek başarılar kazandı. 1538’de yapılan Preveze Deniz Muharebesi’nde Barbaros Hayreddin Paşa’nın Haçlıları mağlup etmesinden sonra imparatorluğun Akdeniz’deki kontrolü arttı. Doğuda ise Safevî Devleti ile mezhep farklılıklarından ve toprak anlaşmazlıklarından kaynaklanan bazı çatışmalar, zaman zaman savaşa dönüşerek 16. ve 18. yüzyıl arasında devam etti.[47]
Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama döneminden gerileme dönemine girmesine neden olan Karlofça Antlaşması müzakereleri (1699)
Osmanlı İmparatorluğu, Batı Avrupa’da gerçekleşen Rönesans, Bilimsel Devrim, Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi gibi yeni gelişmeleri ülkesine getiremeyerek çağın gerisinde kaldı.[48] Kutsal İttifak Savaşları’nın bitmesiyle 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması sonrasında Osmanlı İmparatorluğu yavaşça gerilemeye başladı. Yapılan pek çok ıslahat ve 19. yüzyılda ilan edilen Tanzimat Fermanı, ülkenin modernleşmesini amaçladı; ancak başarılı olamadı. Bunun yanı sıra, ülkede toprak bütünlüğünü korumak için geliştirilen, farklı dinî ve etnik kökenlere sahip kişilerin bir arada yaşaması fikrini içeren Osmanlıcılık akımı da başarıya ulaşamayarak dağılmanın önüne geçemedi.[49] 1854’te Kırım Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu, ilk kez dış borçlanmaya gitti; ancak alınan borçlar ödenemedi. Sonraki 20 yıl içinde yüksek seviyelere ulaşarak ekonominin iflasın eşiğine gelmesine sebep oldu ve Osmanlı hükûmetini zor durumda bıraktı.[50] Bunu 1875-78 Doğu Krizi ve 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı gibi felaketler izledi. Sonuç olarak Osmanlı ekonomisi, borçlarını ödeyemeyerek harap duruma gelince, alacaklı ülkeler tarafından 1881’de borçların tahsilatını sağlayacak Düyun-u Umumiye kuruldu. Böylece Osmanlı Devleti’nin gelirlerinin kontrolü, alacaklı ülkelerin eline geçti.[51] 20. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu, Avrupalı güçlerle karşılaştırıldığında sanayileşememiş ve gelişmemiş bir ülke konumuna geldi.[52] Yine de, Osmanlılar en uzak vasalları olan Açe Sultanlığı’na asker gönderirken Güneydoğu Asya’da bile nüfuz sahibiydiler.[53]
Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarının sınırları, askerî gücü ve zenginlik düzeyi giderek azalınca, Balkanlarda yaşayan Müslümanlar, gördükleri eziyetler sebebiyle Anadolu’ya göç etmeye başladı.[54] Aynı şekilde Rusların Kafkasya topraklarını ele geçirmesi sonucunda buradaki Müslümanlar da Anadolu’ya yöneldi.[55] İmparatorluğun yine son zamanlarında milliyetçilik isyanlarının çıkmasıyla milletler arasında çeşitli etnik gerginlikler yaşandı; bu etnik gerginlikler Ermeni Sorunu gibi çeşitli sorunları ortaya çıkardı.[56] Sultan II. Abdülhamid’in aşırı otoriter yönetimine bir tepki olarak gelişen Jön Türk hareketinin 1908’de yaptığı devrimle II. Meşrutiyet ilan edildi.[57] Ardından 5 Ekim 1908’de Bulgaristan’ın resmen bağımsız olması ve 6 Ekim 1908’de Avusturya-Macaristan’ın Bosna’yı tek taraflı ilhakı, ülkedeki kaos ortamını büyüttü. Bu olayları, pek çok canın ve toprağın kaybına sebep olan Trablusgarp Savaşı (1911-12) ile Balkan Savaşları (1912-13) izledi. 23 Ocak 1913’te, I. Balkan Savaşı sırasında gerçekleşen Bâb-ı Âli Baskını, Üç Paşalar’ı başa getirdi ve yönetimi ele geçirmelerine yol açtı.
6. Osmanlı Ordusu, Irak’ta Kut’ül-Amare Kuşatması sırasında (I. Dünya Savaşı, 1916)
Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’na İttifak Devletleri’nin yanında girdi ve savaştan yenik çıktı. Savaş sırasında Ermenilerle yaşanan etnik gerginliklerin tırmanması üzerine çıkarılan Tehcir Kanunu ile Ermeniler, Doğu Anadolu Bölgesi’nden Suriye’ye devlet eliyle göç ettirildi. Göçlerde farklı kaynaklara göre 300.000 ile 1.500.000 arasında Ermeninin hayatını kaybettiği iddia edildi. Bu ölümler, çeşitli kaynaklar tarafından Ermeni Soykırımı olarak tanımlandı.[58][59][60][61] Türk tarafı ise olayların soykırım olmadığını ifade ederek Ermenilerin yalnızca yerlerinin değiştirildiğini belirtti.[62] Ermenilerin yanı sıra, imparatorlukta savaş devam ederken Rum ve Süryaniler de öldürüldü ve bu olaylar da bazı kaynaklar tarafından soykırım olarak tanımlandı.[63]
Savaşın ardından imparatorluğa bağlı milletler ayrılarak çeşitli yeni devletler kurdular.[64][65][66][67] 30 Ekim 1918’de Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletleri ile Mondros Mütarekesi’ni imzaladı.[68] 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması ise Osmanlı topraklarını İtilaf Devletleri arasında paylaştırdı, ancak yürürlüğe giremedi.[44]
Türkiye Cumhuriyeti
Ana madde: Türkiye siyasi tarihi
Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed, İngiliz savaş gemisi HMS Malaya ile Malta’ya varıyor.
I. Dünya Savaşı bitiminde imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri tarafından İstanbul, İzmir ve diğer Osmanlı topraklarının işgali, Türk Ulusal Hareketi’ni ortaya çıkardı.[69] Çanakkale Savaşı’nın öne çıkan isimlerinden biri olan Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı ile Sevr Antlaşması’nın getirdiği şartları iptal edip Mîsâk-ı Millî sınırları içinde kalan ülke topraklarının bütünlüğünü korumayı amaçlayan Türk Kurtuluş Savaşı başlatıldı.[70]
Ankara’da 23 Nisan 1920’de kendisini ülkenin meşru hükûmeti ilan eden Ankara merkezli Türk rejimi, eski Osmanlı’dan yeni Cumhuriyet siyasi sistemine yasal geçişi resmîleştirmeye başladı. Ankara Hükûmeti silahlı ve diplomatik mücadeleye girişti. 1921-1923 yılları arasında Ermeni, Yunan, Fransız ve İngiliz orduları ülkeden kovuldu:[71][72][73][74] Ankara Hükûmeti’nin askerî ilerleyişi ve diplomatik başarısı 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasıyla sonuçlandı. Birleşik Krallık ile Ankara Hükûmeti arasındaki Çanakkale Krizi’nin (Eylül-Ekim 1922) ele alınışı, 19 Ekim 1922’de David Lloyd George hükûmetinin çökmesine[75] ve Kanada’nın Birleşik Krallık’tan siyasi özerklik kazanmasına neden oldu.[76] 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, saltanatı kaldırdı ve 623 yıllık monarşik Osmanlı İmparatorluğu, resmen tarih sahnesinden silindi.
24 Temmuz 1923’te Sevr Antlaşması’nın yerine imzalanan Lozan Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı niteliğindeki yeni Türk devletinin uluslararası alanda tanınmasını sağladı. Yeni antlaşma, Türkiye’nin kendi toprakları üzerindeki egemenliğine yol açtı. İtilaf Devletleri’nin Türkiye’yi işgali, 4 Ekim 1923’te son İtilaf birliklerinin İstanbul’dan çekilmesi ve 6 Ekim 1923’te Türk birliklerinin şehre girmesiyle sona erdi. 29 Ekim 1923’te yeni başkent Ankara’da resmen cumhuriyet ilan edildi.[77][78] Lozan Antlaşması sonrasında antlaşma maddeleri gereğince yapılan Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi kapsamında Türkiye’deki 1,1 milyon Rum ile Yunanistan’daki 380 bin Türk yer değiştirdi.[79]
Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal, dine dayalı ve çok uluslu eski Osmanlı monarşisini laik bir anayasa altında parlamenter bir cumhuriyet olarak yönetilecek bir Türk ulus devletine dönüştürme amacını içeren birçok devrim yaptı.[80] Bu devrimlerin bir parçası olarak saltanat ve ardından hilâfet kaldırıldı, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı, Latin alfabesi kullanılmaya başlandı ve diğer birçok değişiklik yapıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu ile kendisine “Atatürk” soyadını verdi.[81] Ağa olarak adlandırılan toprak beyleri tarafından yönetilen ve feodal düzenleri olan Kürt ve Zaza aşiretleri ve ülkenin diğer yerlerinde bulunan çoğunlukla İslamcı bazı gruplar, bu devrimlere itiraz etti ve laikliğe muhalefet nedeniyle çıkan Şeyh Said ve Menemen isyanları ile toprak reformu nedeniyle çıkan Dersim İsyanı, Türk güvenlik güçleri tarafından bastırıldı.[82]
II. Dünya Savaşı’nda (1939-1945) Türkiye, uzun süre tarafsızlığını korudu; ancak savaşın son aylarında, 23 Şubat 1945 tarihinde Müttefik Devletler’in yanında yer aldı. 26 Haziran 1945’te ise Birleşmiş Milletler’in kurucu üyelerinden biri oldu.[83] II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanistan’da çıkan komünist isyanının bastırılmasında karşılaşılan zorluklar ve Sovyetler Birliği’nin Türk Boğazları’nda askerî üs talep etmesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1947’de Truman Doktrini’ni ilanıyla sonuçlandı. Doktrin, Türkiye ve Yunanistan’ın güvenliğini sağlamayı amaçlayarak askerî ve ekonomik destek sağladı. Her iki ülke de 1948 yılında Avrupa ekonomisinin yeniden inşası için Marshall Planı ve OEEC’ye dahil edildi,[84] daha sonra 1961 yılında OECD’nin kurucu üyesi haline geldi.[85]
Kore Savaşı’na (1950-53) Birleşmiş Milletler kuvvetleri ile birlikte katılan Türkiye, 1952 yılında Sovyetler Birliği’ne karşı NATO’ya katıldı. 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta gerçekleşen darbe, EOKA-B’nin faaliyetleri, Enosis (adayı Yunanistan ile birleştirme) planları ve yaşanan toplumlar arası çatışmanın tırmanması sonucunda Türkiye, 20 Temmuz 1974’te adaya asker çıkardı.[86] Dokuz yıl sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurularak ada ikiye bölündü, ancak ülke yalnızca Türkiye tarafından tanındı.[87]
Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tek partili dönemi, 1945 yılında son buldu. Ardından gelen çok partili demokrasi dönemi 1960 ve 1980 askerî darbeleri ve 1971 ve 1997 muhtıraları ile kesintiye uğradı.[88][89] 1960 ile 20. yüzyılın sonu arasında Türk siyasetinde birden fazla seçim zaferi elde eden önde gelen liderler muhafazakâr-popülist Süleyman Demirel, sosyal demokrat Bülent Ecevit ve neoliberal reformcu Turgut Özal’dı. Tansu Çiller 1993 yılında Türkiye’nin ilk kadın başbakanı oldu.
1980’li yıllarda Türk ekonomisinin liberalleştirilmesinden bu yana ülke, ekonomik büyüme ve siyasi istikrar yakaladı.[90] 1984’ten itibaren PKK, Türk hükûmetlerine karşı ayaklanma ve saldırı kampanyalarına başladı; tarafların çatışmaları sonucunda resmî verilere göre 40 binden fazla insan öldü.[91] 2012’de taraflar arasında barış görüşmeleri başladı,[92][93] ancak 2015’te görüşmeler sona erdi ve yeniden çatışma hâline dönüldü.[94] 2013’te Gezi Parkı’ndaki düzenlemeler nedeniyle başlayan protestolar, daha sonra hükûmet karşıtı protestolara dönüşerek birçok ilde patlak verdi ancak hükûmet tarafından bastırıldı.[95] 28 Ağustos 2014’te Recep Tayyip Erdoğan doğrudan halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. 15 Temmuz 2016’da, Türkiye’de bir darbe girişimi meydana geldi.[96] 2017’de yapılan anayasa değişikliği referandumu ile parlamenter sistemin yerini icracı bir başkanlık sistemi aldı. Başbakanlık makamı kaldırılarak yetki ve görevleri cumhurbaşkanına devredildi.
İdari bölümler
Ana madde: Türkiye’nin idari bölünüşü
Daha fazla bilgi: Türkiye’nin coğrafi bölgeleri, Türkiye’nin illeri, Türkiye’nin ilçeleri ve Türkiye’nin İBBS’si
Türkiye, idari açıdan üniter bir yapıya sahiptir ve bu durum Türk kamu yönetimine şekil veren en önemli etkenlerdendir. Devletin temel işleyişindeki üç güç olan yasama, yürütme ve yargı dikkate alındığında, yerel yönetimlerin hemen hemen herhangi bir gücü yoktur. İllerin ve diğer birimlerin yönetimi, merkezî yönetimden sonra gelir. Yerel yönetimler yalnızca bulundukları yerde hizmet vermek amacıyla kurulmuşlardır. İllerin başında valiler, ilçelerin başında kaymakamlar yönetici olarak görevlidir. Vali ve kaymakamın yanı sıra, merkezî yönetim ve belediye başkanları tarafından atanan diğer üst düzey yetkililer de vardır.[97]
Türkiye’nin başkenti Ankara’dır. Ülkenin en büyük idari birimleri illerdir ve 81 il vardır. Bu iller ilçelere ayrılmıştır, toplamda 973 ilçe mevcuttur.[98] Ayrıca ülke coğrafi, demografik ve ekonomik koşullar göz önüne alınarak idari anlam taşımayan 7 bölge ve 21 alt bölgeye ayrılmıştır.[99]
AnkaraKırklareliEdirneTekirdağÇanakkaleBalıkesirBursaYalovaİstanbulKocaeliSakaryaDüzceZonguldakBoluBilecikEskişehirKütahyaManisaİzmirAydınMuğlaDenizliBurdurUşakAfyonkarahisarIspartaAntalyaKonyaMersinKaramanAksarayKırşehirKırıkkaleÇankırıKarabükBartınKastamonuSinopÇorumYozgatNevşehirNiğdeAdanaHatayOsmaniyeKahramanmaraşKayseriSivasTokatAmasyaSamsunOrduGiresunErzincanMalatyaGaziantepKilisŞanlıurfaAdıyamanGümüşhaneTrabzonRizeBayburtErzurumArtvinArdahanKarsAğrıIğdırTunceliElazığDiyarbakırMardinBatmanSiirtŞırnakBitlisBingölMuşVanHakkâri
gtdTürkiye büyük şehir ve merkezleri
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)[100]
Sıra Şehir ismi Bölge Nüfus Sıra Şehir ismi Bölge Nüfus
İstanbul
İstanbul
Ankara
Ankara
1 İstanbul Marmara 15.519.267 11 Mersin Akdeniz 1.840.425 İzmir
İzmir
Bursa
Bursa
2 Ankara İç Anadolu 5.639.078 12 Diyarbakır Güneydoğu 1.756.353
3 İzmir Ege 4.367.251 13 Hatay Akdeniz 1.628.894
4 Bursa Marmara 3.056.120 14 Manisa Ege 1.440.611
5 Antalya Akdeniz 2.511.700 15 Kayseri İç Anadolu 1.407.409
6 Adana Akdeniz 2.237.940 16 Samsun Karadeniz 1.348.542
7 Konya İç Anadolu 2.232.374 17 Balıkesir Marmara 1.228.620
8 Şanlıurfa Güneydoğu 2.073.614 18 Kahramanmaraş Akdeniz 1.154.102
9 Gaziantep Güneydoğu 2.069.364 19 Van Doğu Anadolu 1.136.757
10 Kocaeli Marmara 1.953.035 20 Aydın Ege 1.110.972
Siyaset
Ana maddeler: Türkiye’de siyaset ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
Türkiye Parlamentosu
Türkiye Büyük Millet Meclisi.
Ankara’da bulunan yasama organı
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi
Cumhurbaşkanlığı Sarayı.
Türkiye Cumhurbaşkanı’nın resmî konutu ve çalışma yeri
Yargıyat Binası
Yargıtay, Türkiye’nin dört yüksek yargı organından birisidir.
Türkiye, çok partili sisteme sahip temsilî demokrasinin uygulandığı üniter devlettir.[101] Mevcut anayasa 1982’de referandumla onaylandı ve hükûmetin yapısını belirlemekle birlikte, devletin ideallerini ve yönetim standartlarını ortaya koymaktadır. Anayasa ayrıca devletin vatandaşlarına karşı sorumluluğunu ve halkın hak ve yükümlülüklerini belirler.
Türk siyasi sisteminde vatandaşlar, ülkesel, il ve yerel olmak üzere üç yönetim düzeyine tabidir. Yerel yönetimin görevleri genellikle belediye yönetimleri ve ilçeler arasında paylaştırılır. Türkiye idari amaçlarla 81 ile bölünmüştür. Her il, toplam 973 ilçe olmak üzere ilçelere ayrılmıştır.
Devlet, anayasa tarafından tanımlanan bir kuvvetler ayrılığı sistemi ile düzenlenmiştir ve yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç kola ayrılmaktadır:
Yasama: Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe ve kesinhesap kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilanına karar vermek; genel ve özel af ilanına karar vermek. Ayrıca hükûmet üyelerini görevden alabilecek soruşturma yetkisine sahiptir.
Yürütme: Cumhurbaşkanı ordunun başkomutanıdır; kanun teklifini yasalaşmadan önce veto edebilir; kabine üyelerini ve ulusal yasaları uygulayan diğer görevlileri atar; temel haklar, bireysel haklar ve belirli siyasi haklar dışında yürütme yetkisine ilişkin konularda cumhurbaşkanlığı kararnameleri çıkarabilir (parlamento yasaları cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden üstündür). Ayrıca milletlerarası antlaşmaları onaylar ve yayımlar.[102]
Yargı: Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi anayasa tarafından yüksek mahkemeler olarak tanınmaktadır. Anayasa Mahkemesi, kanunların anayasaya uygunluğunu denetler ve insan haklarına ilişkin bireysel başvurularını karara bağlar. Yargıtay, adli konularda nihai karar mercii. Danıştay, idari yargıda nihai karar mercii. Uyuşmazlık Mahkemesi, adli ve idari yargı arasında çıkacak olan görev uyuşmazlıklarının karara bağlandığı yüksek mahkemedir. Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri, cumhurbaşkanı ve meclis tarafından atanır.
Meclise 600 milletvekili seçilir. Parlamento üyelerinin her biri beş yıllık bir dönem için bir seçim bölgesini temsil eder. Parlamentonun sandalye dağılımı, nüfus sayımına uygun olarak illere göre dağıtılır. Cumhurbaşkanı ise beş yıllık bir dönem için doğrudan halk tarafından seçilir. Cumhurbaşkanı iki dönemden (10 yıl) sonra yeniden aday olamaz. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi hâlinde, cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Meclis seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı gün yapılır. Anayasa Mahkemesi on beş üyeden oluşur. Bir üye on iki yıllık bir süre için seçilir ve yeniden seçilemez. Anayasa Mahkemesi üyeleri altmış beş yaşını doldurduklarında emekli olmak zorundadırlar.
Seçim ve partiler
Ana maddeler: Türkiye’de seçimler ve Türkiye’deki siyasi partiler listesi
Recep Tayyip Erdoğan
Cumhurbaşkanı
Türkiye’de seçimler altı yönetim kademesi için yapılır: meclis seçimleri (ulusal), cumhurbaşkanlığı seçimleri (ulusal), büyükşehir belediye başkanları (yerel), ilçe belediye başkanları (yerel), il veya belediye meclisi üyeleri (yerel) ve muhtarlar (yerel). Seçimler dışında zaman zaman referandumlar da düzenleniyor.
18 yaşını doldurmuş her Türk vatandaşı, seçimlerde oy kullanma ve aday olma hakkına sahiptir. Her iki cinsiyet için de genel oy hakkı Türkiye’nin her yerinde uygulanmaktadır. Türkiye’de hem genel hem de yerel seçimlere katılım oranları yüzde 80’lerde bulunmaktadır. Türkiye’de 88 seçim bölgesi vardır ve bu seçim bölgelerinden aday olan 18 yaş üstü kişilerden 600 tanesi beş yıl aralıklarla liste usulü çoğunluk seçim sistemi yoluyla milletvekili olarak seçilir. Anayasa Mahkemesi, laiklik karşıtı veya terörle bağlantısı olan siyasi partilerin kamu finansmanını veya tamamen varlıklarını ortadan kaldırma hakkına sahiptir. Ülkede %7 seçim barajı uygulaması vardır.[103] Küçük partiler, diğer partilerle ittifak kurarak seçim barajını aşabilirler. İttifakın toplam oyunun %7’yi geçmesi yeterlidir. Bağımsız adaylar seçim barajına tabi değildir.
Özgür Özel
Ana muhalefet lideri
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de siyaset çok partili bir sistem altında faaliyet göstermiştir. Türk siyasi yelpazesinin sağ tarafında Demokrat Parti (DP), Adalet Partisi (AP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Türkiye’nin en büyük siyasi partileri oldular ve en büyük seçim başarılarını elde ederek siyasette baskın oldular. Sağ partiler muhafazakârlık, milliyetçilik, liberalizm veya İslamcılık gibi siyasi ideolojilerin ilkelerini benimseme eğilimindedir. Yelpazenin sol tarafında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ve Demokratik Sol Parti (DSP) yerel ve genel seçimlerde büyük başarılar elde ettiler. Sol partiler sosyalizm, Kemalizm veya laiklik ilkelerini daha fazla benimseme eğilimindedir.[104]
12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan şu anda devlet ve hükûmet başkanı olarak görev yapıyor. Özgür Özel, Türkiye’nin ana muhalefet lideridir. Numan Kurtulmuş, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’dır.
Meclisin 28. dönemi, 2023 genel seçimlerinin ardından başlamıştır ve başlangıçta milletvekili dağılımı şu şekilde belirlendi: Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 268, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 169, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) 50, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) 57, İYİ Parti 43, Yeniden Refah Partisi (YRP) 5, Türkiye İşçi Partisi (TİP) 4 sandalye. Bir sonraki parlamento seçimlerinin 2028 yılında yapılması planlanıyor.[105]
Hukuk
Ana maddeler: Türkiye’de yargı teşkilatı ve Türkiye’deki kolluk kuvvetleri
Şişli’deki İstanbul Adalet Sarayı
Türkiye’de, tamamı Avrupa kıtasıyla uyumlu hâle getirilmiş olan bir hukuk sistemi vardır. Örneğin Borçlar Kanunu ve Türk Medeni Kanunu, İsviçre’den alınmıştır. Medeni Kanun, İsviçre’nin medeni kanununun Türk kültürüne uyarlanmasıyla hazırlanmıştır. İdare Hukuku kuralları Fransa’daki muadili ile benzerlikler taşır, Ceza Kanunu ise İtalya’dan alınmıştır.[106]
Türkiye’de güçler ayrılığı ilkesi benimsenmiştir. Bu ilke doğrultusunda, yargı gücü Türk milleti adına yalnızca bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından kullanılabilir. Mahkemelerin bağımsızlığı ve kuruluşu, hâkim ve savcıların görev süreleri boyunca güvenliklerinin sağlanması, hâkim ve savcıların görevleri, hâkim ve savcıların denetlenmesi, askerî mahkemeler ve kuruluşu, yüksek mahkemelerin yetki ve görevleri Türkiye Anayasası ile belirlenir.[107]
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 142. maddesine göre mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ile yargılama usulleri kanunla düzenlenir. Bu yasada ve ilgili diğer anayasa maddeleri doğrultusunda Türkiye’deki mahkeme sistemi üç ana başlık altında toplanır: Yargı Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Askerî Mahkemeler. Her başlık, birinci derece mahkemeler ile yüksek maddeleri bünyesinde barındırır. Ülkedeki adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemek için Uyuşmazlık Mahkemesi kurulmuştur.[107]
Türkiye’de kolluk kuvvetleri Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı gibi çeşitli birimlere ayrılmaktadır. Tüm bu kolluk kuvvetleri İçişleri Bakanlığına bağlı olarak hareket eder. Adalet Bakanlığı tarafından Kasım 2008’de açıklanan verilere göre, Türkiye cezaevlerinde bulunun kişi sayısı 100.000’i aşmıştır ve bu sayı 2000’lerin başındaki sayının iki katıdır.[108]
Dış ilişkiler
Ana madde: Türkiye’nin dış ilişkileri
1963’ten bu yana AET’nin ortak üyesi olan ve 1995’te AB Gümrük Birliği’ne katılan Türkiye, 2005 yılında Avrupa Birliği’ne tam üyelik müzakerelerine başladı.[109]
Günümüzde Türkiye, askerî kapasitesi ve diplomatik girişimleri sayesinde bölgesel güç kabul edilirken; Avrupa ve Asya kıtalarının kavşak noktasında yer alması nedeniyle önemli bir jeostratejik güce sahiptir.[110][111][112][113][114][115][116][117] Ülke, Birleşmiş Milletler (1945),[118] OECD (1961),[119] İslam İşbirliği Teşkilatı (1969),[120] AGİT (1973),[121] EİT (1985),[122] KEİ (1992),[123] D-8 (1997),[124] G-20 (1999)[125] ve Türk Devletleri Teşkilatı (2009) gibi uluslararası örgütlerin kurucu üyelerinden birisidir. 1951-1952, 1954-1955, 1961 ve son olarak 2009-2010 yıllarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde geçici üye olarak görev yapmıştır.[126]
Geleneksel Batı yönelimi doğrultusunda, Avrupa ile ilişkiler her zaman Türk dış politikasının merkezî bir parçası olmuştur. 1949 yılında Avrupa Konseyi’ne üye olan ülke, 1963 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu (sonradan Avrupa Birliği’ne dönüştü) ile ortaklık ilişkisi kurdu. Uzun yıllar devam eden siyasi görüşmelerin ardından, 1987 yılında AET’ye tam üyelik için başvurdu, 1992 yılında Batı Avrupa Birliği’nin ortak üyesi oldu, 1995’te AB Gümrük Birliği’ne katıldı ve 2005 yılında Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başladı.[109] Türkiye’nin Kıbrıs Sorunu’nda AB üyelerinin aksine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni desteklemesi, AB ilişkilerini zorlaştırmakta ve ülkenin AB’ye üyelik sürecindeki önemli bir engel olmaya devam etmektedir.[127] Bugün, Avrupa Birliği üyeliği Türkiye tarafından stratejik bir hedef ve devlet politikası olarak kabul edilmektedir.[128][129][130]
Türkiye’nin dış ilişkilerinin bir diğer belirleyici unsuru Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler olmuştur. Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu ortak tehdit sebebiyle Türkiye, 1952’de NATO’ya üye oldu ve Soğuk Savaş boyunca Washington hükûmetleri ile yakın ikili ilişkiler içinde bulundu. Türkiye, Avrupa Birliği’ne üyelik gibi önemli konular da dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi, ekonomik ve diplomatik desteğinden yararlandı.[131] Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde Türkiye’nin jeostratejik önemi, çevresinde bulunan Orta Doğu, Kafkasya ve Balkan coğrafyalarına doğru kaydı.[132]
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerine Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını elde ettiler. Türkiye, Ön ve Orta Asya’da bulunan bu cumhuriyetler ile ikili ilişkilerini, aralarında bulunan derin kültürel ve dilsel bağ sebebiyle ilerletme çabası içine girdi.[133] Özellikle Azerbaycan, Türkiye ile ilişkilerinin önemini vurguladı.[134][135] Bakü’den Ceyhan’a uzanan Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı (BTC), Hazar Denizi’ndeki petrolü küresel pazara aktarmayı sağlamakta ve Türkiye’nin dış politika stratejisinin bir bölümünü oluşturmaktadır.[136] Azerbaycan’ın Ermenistan ile yaptığı Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ı destekleyen Türkiye, savaş yıllarından bu yana Ermenistan ile var olan sınır kapılarını kapalı tutmaktadır.[137] Günümüzde AK Parti hükûmeti dönemi, Türkiye’nin Yeni Osmanlıcılık dönemi olarak adlandırıldı ve ülkenin etkisi stratejik konumuna bağlı olarak Orta Doğu’da arttı.[138][139] Bu politikalar Türkiye’nin çevresindeki Arap ülkeleriyle sorunlar yaşamasına yol açtı. Örneğin Suriye İç Savaşı’ndan sonra Suriye ile, Muhammed Mursi’nin devrilmesinden sonra Mısır ile Türkiye’nin arası bozuldu.[140][141]
Türkiye, 1950’den bu yana Birleşmiş Milletler ve NATO bünyesi dahilinde uluslararası alanda çeşitli güçlerin korunmasına yardımcı olmuştur. Somali ile eski Yugoslavya’da barış ortamının korunmasına destek sağlamış ve Birinci Körfez Savaşı’nda koalisyon güçlerini desteklemiştir. Bunun yanı sıra varlığı tartışmalı olsa da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarında 36.000 askerini bulundurmaktadır.[142] Afganistan’da Amerika Birleşik Devletleri’nin istikrar gücü, BM yetkilisi ve 2001’den bu yana NATO komutası altında Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti’nin bir parçası olarak bulunmaktadır.[143] 2003’ten beri Türkiye, Avrupa Kolordusu’na askerî personel sağlamakta ve AB Savaş Grupları’nda yer almaktadır.[144]
Ordu
Ana madde: Türk Silahlı Kuvvetleri
Türk Silahlı Kuvvetleri, ABD Silahlı Kuvvetleri’nden sonra NATO’nun en büyük ikinci askerî gücüdür. Türkiye, 1952 yılında NATO’ya katılmıştır.[145]
Türk Silahlı Kuvvetleri üç bölümden oluşur: Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Türk Hava Kuvvetleri. İç emniyeti sağlama ve askeri işlevleri olan Jandarma ile Sahil Güvenlik, barış zamanında İçişleri Bakanlığı’na, savaş zamanında Kara ve Deniz kuvvetlerine bağlıdır.[146]
Türk Silahlı Kuvvetleri’ni komuta edip yönlendiren en üst düzey birim olan Genelkurmay Başkanı, cumhurbaşkanı tarafından atanır[147] ve Millî Savunma bakanına bağlı ve sorumludur.[148] Bakanlar Kurulu, millî güvenlik ve ülke savunması için yeterli silahlı kuvvetlerin hazırlanması konularında meclise karşı sorumludur. Ancak savaş ilan etme, dış ülkelere asker gönderme veya dış ülke askerlerinin Türkiye’ye konuşlanmasına izin verme yetkileri yalnızca meclise aittir.[146]
Sağlık sorunu olmayan her erkek Türk vatandaşının eğitim durumu ve iş yerine bağlı olarak üç hafta ile altı ay arasında değişen bir süreliğine askerî hizmet yapması zorunludur.[149] Türkiye’de vicdanî ret uygulaması bulunmamaktadır ve askerlik yerine sivil bir alternatif sunulmamaktadır.[150]
2011 NATO sayımlarına göre ülkenin tahminî 495.000 konuşlandırılabilir kuvveti bulunmaktadır.[151] Almanya, Belçika, Hollanda ve İtalya ile birlikte NATO’nun nükleer paylaşım politikasının bir parçası olan beş ülkeden biridir.[152] İncirlik Hava Üssü’nde toplam 90 tane B61 nükleer bombası bulunmaktadır, bunlardan 40 tanesi nükleer bir çatışma durumunda NATO’dan onay almak şartıyla Türk Hava Kuvvetleri’nin kullanması için tahsis edilmiştir.[153]
İnsan hakları
Ana madde: Türkiye’de insan hakları
2013’teki Gezi Parkı protestoları
Türkiye’de insan hakları, çeşitli uluslararası hukuk anlaşmaları ile koruma altına alınmıştır. 1982 Anayasasının 90. maddesine göre uluslararası hukuk kurallarının iç hukuka karşı üstünlüğü kabul edilmiştir. Fakat belli konularda sorunlar ve tartışmalar sürmektedir. 1998 ve 2008 yılları arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından özellikle yaşama hakkı olmak üzere genel insan hakları ihlalleri ve özgürlük ihlalleri nedeniyle Türkiye aleyhinde 1.600 karar alınmıştır. Aynı zamanda Kürt hakları, kadın hakları, LGBT hakları ve basın özgürlüğü gibi diğer konular da tartışmalara sebep olmuştur. Günümüzde Türkiye’nin insan hakları ihlallerindeki sicili, AB üyeliğine bir engel teşkil etmeye devam etmektedir.[154] Gazetecileri Koruma Komitesi’ne göre uzun yıllardır ülkeyi yöneten AK Parti hükûmeti, basın özgürlüğü açısından dünyanın en büyük baskılarından birini uygulamaktadır.[155] Ülkede çok sayıda gazeteci önceleri Ergenekon ve Balyoz davaları gibi çeşitli davalar kapsamında, daha sonraları 2016 yılındaki darbe girişimi takip eden tasfiyeler çerçevesinde “terörizm” ve “devlet karşıtı faaliyetler” ile suçlanarak tutuklandı. “Türklüğü aşağılamak” ve “yargıyı etkilemek” suçlarıyla da gazetecilere karşı çeşitli kovuşturmalar başlatıldı, ayrıca hükûmetin basındaki oto-sansürü içselleştirdiği iddia edildi.[155] 2013 yılında Gazetecileri Koruma Komitesi, Türkiye’de 211 gazetecinin hapse atıldığını rapor ederek ülkenin bu rakamla en fazla gazeteci tutuklayan ülke sıralamasında İran, Eritre ve Çin’i geçerek tepeye yerleştirdiğini bildirdi.[156] Freemuse ise dokuz müzisyenin çalışmaları yüzünden hapse atıldığını belirleyerek müzisyenlerin hapsedilmesi bakımından ise ülkenin Rusya ve Çin’den sonra üçüncü sırada olduğunu açıkladı.[157] Türkiye, Freedom House tarafından ‘Kısmen Özgür’ sınıfında değerlendirilir.[158]
Coğrafya
Ana madde: Türkiye coğrafyası
Türkiye’nin topoğrafik haritası
Türkiye, iki kıtada toprağı bulunan bir Avrasya ülkesidir.[159] Topraklarının %97’si Asya üzerinde bulunur ve bu kısım Anadolu diye adlandırılır. Kalan %3’lük kısım ise Avrupa kıtasında kalır ve Doğu Trakya diye adlandırılır. Marmara Denizi, Çanakkale ve İstanbul Boğazı Anadolu’yu Trakya’dan, Asya’yı Avrupa’dan ayırır.[160][161]
Pamukkale
Kapadokya
Salda Gölü
Türkiye toprakları kabaca bir dikdörtgen şeklini andırır, 1.600 kilometre (1.000 mi) uzunluğunda ve 800 km (500 mi) genişliğindedir.[162] 36° ve 42° kuzey paralelleri ile 26° ve 45° doğu meridyenleri arasına yerleşmiştir. Gölleriyle birlikte 783.562 kilometre karelik (300,948 sq mi) bir alanı kaplar.[163] Bunun 755.688 kilometre karesi (291.773 sq mi) Asya topraklarını oluştururken, geriye kalan 23.764 kilometre karesi (9.174 sq mi) Avrupa topraklarını oluşturur.[162] Bu rakamlarla, yüzölçümü açısından dünyanın en büyük 37. ülkesidir. Üç tarafı denizlerle çevrilidir. Batısında Ege Denizi, kuzeyinde Karadeniz ve güneyinde Akdeniz bulunmaktadır. Kuzeybatısında ise Marmara Denizi yer alır.[164]
Türkiye’nin Avrupa’daki kısmı olan Doğu Trakya’da Yunanistan ve Bulgaristan ile sınırı bulunmaktadır. Asya’daki kısmı olan Anadolu’da ise dar kıyı ovalarıyla çevrilmiş yüksek bir merkezi platodur. Kuzeyde Köroğlu ve Kuzey Anadolu Dağları ile, güneyde Toros Dağları ile çevrilmiştir. Türkiye’nin doğusuna gidildikçe yükselti artar ve burası Fırat, Dicle, Aras gibi çeşitli nehirlerin kaynağıdır. Ayrıca 5.137 metre (16.854 ft) yüksekliğindeki Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı ve en büyük gölü olan Van Gölü de Doğu Anadolu’da yer alır.[164][165] Türkiye, Anadolu toprakları üzerinde kuzeydoğuda Gürcistan, doğuda Ermenistan, Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti ve İran, güneydoğuda Irak ve Suriye ile sınır komşusudur.
Türkiye, yedi coğrafi bölgeye bölünmüştür. Bunlar Akdeniz, Doğu Anadolu, Ege, Güneydoğu Anadolu, İç Anadolu, Karadeniz ve Marmara bölgeleridir. Dar bir kemere benzeyen Karadeniz Bölgesi, Kuzey Anadolu boyunca düzensiz bir şekilde uzanır ve ülkenin toplam yüzölçümünün altıda birini oluşturur. Geleneksel bir eğilim olarak, doğuya doğru gidildikçe engebenin artmasına paralel olarak yaylacılığın arttığı görülür.[164]
Türkiye’nin yer şekillerinin çeşitliliği, binlerce yıldır bölgenin arazisini şekillendiren yerin hareketliliğinin bir sonucudur. Üzerinde sönmüş volkanlar bulundurur ve hâlâ daha sıklıkla depremler meydana gelmektedir. Çanakkale ve İstanbul Boğazları, varlıklarını ülkedeki fay hatlarına borçludurlar. Ülkenin kuzeyinde ve doğusunda günümüzde de depremlere sebep olan büyük fay hatları vardır. Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde 1999’da meydana gelen büyük Marmara depremi, binlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.[32]
Biyoçeşitlilik
Ana maddeler: Türkiye florası ve Türkiye faunası
Ayrıca bakınız: Türkiye’de çevre sorunları
Kuzey Anadolu Dağları’ndaki Sümela Manastırı. Bu dağlar, ılıman yağmur ormanları, flora ve faunalarıyla birlikte bir ekolojik bölge oluşturur.
Türkiye’nin olağanüstü ekosistemi ve habitat çeşitliliği, ülkede önemli bir tür çeşitliliğinin oluşmasını sağlamıştır.[166] Anadolu, üzerinde tarımın yapılmaya başladığı yıllardan itibaren birçok bitkinin anavatanı olmuştur ve günümüzde bu bitkiler Türkiye’de yaşayan insanlar tarafından kullanılmaktadır. Türkiye’nin faunasının çeşitliliği, florasının çeşitliliğinden bile büyüktür. Tüm Avrupa genelindeki hayvan türlerinin sayısı 60.000 iken, bu rakam Türkiye’de 80.000’den fazladır ve alt türler dahil edildiğinde 100.000’i geçmektedir.[167]
Kuzey Anadolu kozalaklı ve yaprak döken karışık ormanları, Türkiye’nin kuzeyindeki Kuzey Anadolu Dağları’nın büyük bir bölümünü kaplar ve bir ekolojik bölge oluşturur. Bu dağların doğu ucunda Kafkasya karışık ormanları yer alır. Bölge ayrıca Avrasya yaban hayatına da ev sahipliği yapar. Bayağı atmaca, kaya kartalı, şah kartal, küçük orman kartalı, kafkas kara orman tavuğu, kara iskete ve duvar tırmaşık kuşu gibi hayvanlar burada yaşar.[168] Kuzey Anadolu Dağları ve Karadeniz arasındaki dar kıyı şeridinde, Dünya’da az sayıda bulunan ılıman yağmur ormanlarından biri olan Euxine-Kolşik yaprak döken ormanlarına rastlanır.[169]
Türkiye’de 40 tane millî park, 189 tane doğal park, 31 tane doğal koruma alanı, 80 tane yaban hayatını koruma alanı ve 109 tane doğal anıt bulunur.[170]
Türkiye’nin başkenti Ankara, kendi adını taşıyan Ankara kedisi, Ankara tavşanı ve Ankara keçisi gibi hayvanlarıyla ünlüdür. Ülkenin diğer ulusal sembollerinden biri ise Van kedisidir ve adını Doğu Anadolu’da yer alan Van ilinden alır. Ayrıca Türkiye’ye has çeşitli köpek türleri de vardır: Anadolu çoban köpeği, Kangal, Aksaray Malaklısı ve Akbaş.[171]
İklim
Ana madde: Türkiye’deki iklim çeşitleri
Ayrıca bakınız: Türkiye’de iklim değişikliği
Türkiye’nin iklim grafiği[172]
Türkiye’de üç farklı iklim tipine rastlanmaktadır. Genel anlamda Ege Denizi ile Akdeniz kıyılarında görülen Akdeniz ikliminde yazlar sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır.[172] Bitki örtüsü makidir. Karadeniz kıyılarında görülen bir ılıman okyanus iklim tipi olan Karadeniz ikliminde her mevsim yağış görülmektedir, doğal bitki örtüsü ormandır. Karadeniz kıyıları, Türkiye’nin yıl boyunca yüksek yağış alan tek bölgesidir ve Doğu Karadeniz bölümü yıllık 2000-2500 milimetre yağış almaktadır.
Köppen iklim sınıflandırmasına göre Türkiye’deki iklim çeşitleri
Ege Denizi ile Karadeniz’i birbirine bağlayan Marmara Denizi’nin kıyılarında geçiş iklimi görülmektedir; denizin güneyinde Akdeniz, kuzeyinde Karadeniz ve kuzeybatısında karasal iklime rastlanmaktadır. Marmara ve Karadeniz bölgelerinde hemen hemen her yıl kar yağışı gözükse de kar ancak birkaç gün yerde kalır. Ülkede, Karadeniz ve Akdeniz kıyılarına paralel uzanan dağlar, denizlerden gelen ılıman hava kütlelerinin iç kesimlere ulaşmasını engeller.
İç Anadolu Bölgesi, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yani iç kesimlerde karasal iklime rastlanır. Bu iklimde yıllık ve günlük sıcaklık farkları yüksektir; yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve kar yağışlıdır. Doğu bölgelerde, kışlar oldukça sert geçer. Doğu Anadolu’da sıcaklıklar -30 °C ve -40 °C’ye (-22 °F ve -40 °F) kadar düşebilir ve kar yılın en az 120 günü yerde kalır. Batıda ise kış sıcaklıkları ortalama 1 °C (34 °F) olarak gözlemlenmektedir. Yazları sıcak ve kurak, ülke genelinde genellikle Temmuz ve Ağustos en kurak ay iken Mayıs en çok yağışın alındığı aydır, sıcaklıklar gün içinde 30 °C (86 °F) üzerinde çıkabilmektedir.
Ekonomi
Ana madde: Türkiye ekonomisi
Levent iş merkezlerine ait gökdelenler. İstanbul, Türkiye ekonomisinin kalbinin attığı yerdir.[173]
Türkiye’de yapılan 2015 G-20 Antalya zirvesindeki dünya liderleri
Türkiye, 2021 yılında GSYİH (SAGP) sıralamasında 11. sırada ve GSYİH (nominal) sıralamasında 20. sırada yer almaktadır.[174] OECD ile G-20 büyük ekonomileri topluluklarının kurucu üyelerinden bir tanesidir.[119][125]
1995’te başlayan Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği tarifeleriyle birlikte Türkiye’de geniş bir liberalleşme yolu açıldı ve bu gümrük birliği, ülkenin dış ticaret politikası’nın önemli taşlarından birini oluşturur hale geldi.[175] Türkiye’nin 2014’te ihracatı, önceki yıla göre %4 artarak $157,6 milyar oldu. En fazla ihracat yapılan ülkeler ise Almanya, Irak, Birleşik Krallık, İtalya ve Fransa olarak belirlendi.[176] Ancak aynı yıl ithalatın $242,2 milyarı bulması sebebiyle $84,5 milyar tutarında dış ticaret açığı oluştu. Bu rakam, bir önceki yıl $99,8 milyar idi.[177] 2014’te Türkiye, en fazla Çin’den ithalat yaptı. Bu ülkeyi sırasıyla Almanya, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri takip etti.[178]
Türkiye’nin büyük bir otomotiv sanayisi vardır.[179] 2014 Türkiye, gemi yapımından ise $1,2 milyar gelir elde etmiştir.[180] Ülkenin bu konudaki en büyük pazarları Malta, Norveç, Birleşik Krallık ve Marshall Adaları’dır. 2012 verilerine göre 87 aktif Türk tersanesi bulunmaktadır ve bu tersanelerde farklı boyutlarda 15 yüzer havuz ve bir kuru havuz bulunmaktadır. Tuzla, Yalova ve İzmit gemi inşa sektörünün başlıca merkezleridir.[181]
Beko ve Vestel gibi Türk markaları, Avrupa’nın en büyük beyaz eşya ve tüketici elektroniği üretim şirketlerindendir, bu sektörleri geliştirmek ve yeni teknolojiler bulmak konusunda önemli miktarda yatırımlar yapmaktadırlar.[182]
Türk ekonomisinin diğer önemli bölümlerini ise bankacılık, inşaat, ev aletleri, elektronik, tekstil, petrol arıtma, petrokimya ürünleri, gıda, madencilik, demir-çelik ve makine sanayi oluşturmaktadır. 2013 verilerine göre Türkiye’deki sektörel GSYİH dağılım %8,9 tarım, %27,3 sanayi ve %63,8 hizmet şeklinde olmuştur.[183] Bu oranlara rağmen hâlâ daha nüfusun dörtte biri tarım sektöründe çalışmaktadır.[184] 2012 verilerine göre çalışan nüfusun sadece %30’u kadınlardan oluşmaktadır ve bu rakam OECD üyesi ülkeler arasındaki en az orandır.[185] Türkiye’de en zengin kesimin geliri, en yoksul kesimin gelirinin 7,7 katıdır. Nüfusun %15’i yoksulluk sınırının altındadır.[186]
Türkiye, ekonomisine katkı sağlamak amacıyla 2017 yılında yatırım yoluyla vatandaşlık programını başlattı. Program 400.000 $’lık bir gayrimenkul yatırımı karşılığında yabancı yatırımcılara vatandaşlık alma imkanı sunuyor.[187]
Tarihçe
Ana madde: Türkiye ekonomi tarihi
I. Dünya Savaşı ile Türk Kurtuluş Savaşı sonrası ortaya çıkan cumhuriyetin ilk altmış yılında 1923 ve 1983 yılları arasında devlet, sıkı bir yarı-devletçi yaklaşımın içinde bulundu; özel sektör katılımı, dış ticaret, döviz akışı ve doğrudan yabancı yatırım tutarı gibi konularda çeşitli sınırlamalar konuldu. Çeşitli bütçe planlamaları yapıldı. Ancak 1983 yılına gelindiğinde Başbakan Turgut Özal, özel sektörü daha ön plana çıkaran bir dizi reform başlattı.[90]
Büyük miktarlarda alınan dış kredilerle birlikte reformlar, hızlı bir ekonomik büyümenin önünü açtı fakat bu büyüme özellikle 1994, 1999 (o yıl gerçekleşen Gölcük depremi sonrası)[188] ve 2001[189] yıllarında yaşanan finansal krizler ve durgunluklar sebebiyle sürekli kesintiye uğradı. 1981 ile 2003 yılları arasında ülkenin yıllık GSYİH büyüme ortalaması %4 olarak belirlendi.[190] Büyüyen kamu açıkları ve yaygın yolsuzluk ile birlikte ek mali reformların eksikliği, yüksek enflasyon ve zayıf bankacılık sektörü, makroekonomi dalgalanmasının artmasına sebep oldu.[191] 2001 yılındaki kriz sonrası dönemin maliye bakanı Kemal Derviş tarafından başlatılan reformlardan bu yana, enflasyon tek haneli rakamlara düştü, yatırımcı güveni ile yabancı yatırım arttı, işsizlik oranı geriledi.
Türkiye, dış ticaret üzerindeki devlet kontrolünü yavaş yavaş azaltarak ekonomik düzenlemeler yoluyla çeşitli pazarlar açtı, kamuya ait çeşitli kurumları özelleştirme yoluna gitti, birçok sektörün liberalleştirilmesi ile yabancı katılımı ise çeşitli siyasi tartışmalar arasında devam etti.[192] Kamu borçlarının GSYİH’ye oranı, 2001 yılındaki durgunlukta seviyenin altına düşse de, 2010 yılının üçüncü yarısında %46’ya yükseldi. 2002 ve 2007 yılları arasındaki yıllık GSYİH büyüme oranı ise ortalama %6,8 olarak belirlendi; bu rakam Türkiye’yi o yılların en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline getirdi.[193] Ancak büyüme, 2008 yılında %1 oranında yavaşladı ve ekonomi, 2009 yılında yaşanan küresel ekonomik krizden %5 kadarlık bir oranla durgunluktan etkilendi. 2010 yılında ise ülkenin ekonomisinin %8 büyüdüğü tahmin edildi.[194]
2000’lerin ilk yıllarında ülkedeki yüksek enflasyon kontrol altına alındı ve bu yeni bir para biriminin piyasaya sunulmasına yol açtı; Yeni Türk Lirası, 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girdi.[195] 1 Ocak 2009’da Yeni Türk Lirası, yerini yeni banknot ve madeni paraların tanıtılmasıyla Türk Lirası’na bıraktı. 2012 yılında ülkedeki enflasyon rakamı %6,16, işsizlik oranı ise %9,2 olarak belirlendi.[196][197]
Enerji
Ana madde: Türkiye’de enerji
Elektrik üretimi için kullanılan kaynaklar çeşitlilik gösterir. Fosil yakıtlar, toplam kurulu kapasitenin %56,2’sini oluştururken, nükleer enerji %0’lık bir paya sahiptir. Güneş enerjisi, toplam kurulu kapasitenin %3,8’ini oluştururken, rüzgar enerjisi %8,4’lük bir paya sahiptir. Hidroelektrik kaynakları ise toplam kurulu kapasitenin %26,3’ünü oluşturmaktadır. Gelgit ve dalga enerjisi %0,4’lük bir paya sahipken, jeotermal enerji toplam kurulu kapasitenin %3,4’ünü oluşturur. Son olarak, biyokütle ve atık kaynakları toplam kurulu kapasitenin %1,5’ini oluşturmaktadır. (2020 ortalama değerleridir)[198]
Turizm
Marmaris kıyıları
Ana madde: Türkiye’de turizm
Türkiye’de turizm, ekonominin önemli bir kısmını teşkil etmektedir ve son yirmi yılda hızlı bir büyüme yakalamıştır. 2018’de 46 milyon turist tarafından ziyaret edilen Türkiye, Dünyanın 6., Avrupa’nın 4. en büyük turizm destinasyonu olarak yer aldı ve ziyaretçilerden 25.2 milyar dolar gelir elde etti.[199]
Altyapı
Türkiye, 2021 senesinde kazandığı yaklaşık 815 milyar Amerikan doları GSYİH ile dünyanın en büyük 19. ekonomisi, Avrupa’nın ise en büyük 7. ekonomisi seçilmiştir.[200] 2013 yılında Türkiye’de 22 uluslararası havalimanı olmak üzere 98 havalimanı vardı.[201][202] İstanbul Havalimanı’nın yılda 150 milyon yolcuya hizmet verme kapasitesiyle dünyanın en büyük havalimanı olması planlanıyor.[203][204] 1933’ten bu yana Türkiye’nin bayrak taşıyıcı havayolu olan Türk Hava Yolları’nın yanı sıra ülkede birçok havayolu şirketi faaliyet göstermektedir. Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika’da 315 noktaya tarifeli seferler gerçekleştiriyor ve bu da onu Dünyanın en çok yere sefer yapan havayolu firması yapıyor.[205][206] Türk Hava Yolları ana aktarma merkezi olarak 90 milyon kapasiteli İstanbul Havalimanı’nı kullanıyor.
2014 itibarıyla, ülke 65.000 kilometrenin (40.400 mil) üzerinde bir karayolu ağına sahiptir.[207][208] Otoyollar, resmi adı Otoyol olan kontrollü erişimli otoyollardır. Ağ, 2020 itibarıyla 3.523 kilometre (2.189 mi) genişliğindedir. Ağın 2023 yılına kadar 4.773 kilometreye (2.966 mi) ve 2035 yılına kadar 9.312 kilometreye (5.786 mi) genişlemesi bekleniyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları, 12.532 kilometre ray uzunluğu üzerinde hem konvansiyonel hem de yüksek hızlı tren işletmektedir. Devlete ait ulusal demiryolu şirketi 2003 yılında hızlı tren hatları inşa etmeye başladı. Ankara-Konya hattı 2011 yılında, Ankara-İstanbul hattı ise 2014 yılında hizmete girdi.[209] Konya-Karaman hattı 2022 yılında faaliyete geçti. ve 406 km (252 mil) uzunluğundaki Ankara-Sivas hattı 2022’de açılacak.
2013 yılında hizmete açılan Boğaziçi’nin altındaki Marmaray Tüneli, İstanbul’un Avrupa ve Asya yakasındaki demiryolu ve metro hatlarını birbirine bağlar; yakındaki Avrasya Tüneli (2016) ise motorlu taşıtlar için denizaltı bağlantısı sağlıyor.[210]
Metro İstanbul, yıllık 495 milyon yolcu sayısı ile ülkedeki en büyük metro ağıdır.[211] Hizmette olan 8 metro hattı ve yapım aşamasında olan 5 metro hattı daha var.[212]
15 Temmuz Şehitler Köprüsü (1973), Fatih Sultan Mehmet Köprüsü (1988) ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü (2016), İstanbul Boğazı’nın Avrupa ve Asya kıyılarını birbirine bağlayan üç asma köprüdür. Osmangazi Köprüsü (2016) İzmit Körfezi’nin kuzey ve güney kıyılarını birbirine bağlar. Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan Çanakkale Boğazı üzerindeki 1915 Çanakkale Köprüsü, dünyanın en uzun asma köprüsüdür.[213]
Birçok doğal gaz boru hattı ülke topraklarını kapsıyor.[201] Karadeniz’in önemli bir doğalgaz boru hattı olan Mavi Akım, Rusya’dan Türkiye’ye doğal gaz taşıyor. Yıllık kapasitesi yaklaşık 63 milyar metreküp (2.200 milyar fit küp) olan denizaltı boru hattı Türk Akımı, Türkiye’nin Rus gazını Avrupa’nın geri kalanına satmasına olanak tanıyor.[214] Dünyanın en uzun ikinci petrol boru hattı olan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı 2005 yılında açıldı.[215] 2018 itibarıyla Türkiye 1700 terawatt saat (TW/h) petrol tüketiyor. yılda birincil enerji, kişi başına 20 megavat saatin (MW/h) biraz üzerinde. Türkiye’nin enerji politikası fosil yakıt ithalatını azaltmayı içermesine rağmen, Türkiye’deki kömür, Türkiye’nin sera gazı emisyonlarının küresel toplamın %1’ini oluşturmasının en büyük ve tek nedenidir. Türkiye’de yenilenebilir enerji artırılıyor ve Akkuyu Nükleer Santrali Akdeniz kıyısında inşa ediliyor : ancak ulusal elektrik üretim kapasitesi fazlalığına rağmen fosil yakıtlar hâlâ sübvanse ediliyor.[216] Türkiye, dünyadaki jeotermal enerjiden en yüksek beşinci doğrudan kullanım ve kapasiteye sahiptir.[217]
2019 yılı itibarıyla Türkiye elektriğinin %45,6’sını yenilenebilir kaynaklardan üretmektedir.[218]
Bilim ve teknoloji
TÜBİTAK, Türkiye’de bilim, teknoloji ve inovasyon politikalarını geliştiren lider kuruluştur.[219] TÜBA, Türkiye’de bilimsel faaliyetleri teşvik etmek için hareket eden özerk bir bilimsel topluluktur.[220] TAEK, Türkiye’nin resmî nükleer enerji kuruluşudur. Hedefleri arasında nükleer enerji üzerine akademik araştırmalar yapmak ve barışçıl nükleer araçların geliştirilmesi ve kullanımı yer alıyor.[221]
TUSAŞ, havacılık ve savunma sektöründe dünyada ilk 100 kurum arasında yer alıyor.[222]
Askerî teknoloji alanında araştırma ve geliştirme amacıyla kurulan devlet şirketleri arasında TUSAŞ, ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN ve MKE bulunmaktadır. Türkiye Uzay Sistemleri Entegrasyon ve Test Merkezi (USET), Millî Savunma Bakanlığı’na ait ve Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TUSAŞ) tarafından işletilen bir uzay aracı üretim ve test tesisidir. Uydu Fırlatma Sistemi (UFS), Türkiye’nin uydu fırlatma kabiliyetini geliştirmeye yönelik bir projedir. Proje bir uzay üssünün inşasından, uydu fırlatma araçlarının geliştirilmesinden ve yer istasyonlarının kurulmasından oluşur.[223][224][225] Türksat, Türkiye’deki tek haberleşme uydusu operatörüdür ve Türksat uydu serisini yörüngeye fırlatmıştır. Göktürk-1, Göktürk-2 ve Göktürk-3, Millî Savunma Bakanlığı tarafından işletilen Türkiye’nin keşif amaçlı yer gözlem uydularıdır. BİLSAT ve RASAT, TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü tarafından işletilen Dünya gözlem uydularıdır.
2015 yılında Kuzey Carolina Üniversitesi’nde bir profesör olan Aziz Sancar, hücrelerin DNA’yı nasıl onardığı konusundaki çalışmaları nedeniyle Tomas Lindahl ve Paul Modrich ile birlikte Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı.[226] Diğer Türk bilim adamları arasında Behçet hastalığını keşfeden hekim Hulusi Behçet ve Arf değişmezini tanımlayan matematikçi Cahit Arf yer alıyor.
Türkiye, 2022 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı’nda yer alan bilgilere göre, 2022 yılı itibarıyla blockchain tabanlı Merkez Bankası Dijital Parası (CBDC) olan Dijital Lira’yı resmi olarak hayata geçirmeyi planlıyor.[227]
Demografi
Ana madde: Türkiye demografisi
Ayrıca bakınız: Türkler ve Türkiye’deki azınlıklar
Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonucunda elde edilen verilere göre 2023 itibarıyla Türkiye’nin nüfusu 85.279.553’tü.[3] Bu rakam, ilk resmî nüfus sayımının yapıldığı 1927 yılında 13,6 milyondu.[228] 2017 yılındaki rakam, 2016 yılındaki rakamın 995 bin fazlasıdır ve ülkenin nüfusunun artış oranı %12,4’tür.[229] Nüfusun %92,5’i il ve ilçe merkezlerinde yaşamaktadır.[229] Yine aynı verilere göre Türkiye’de km2 başına ortalama 105 kişi düşmektedir.[229] Nüfusun %67,9’u 15-64 yaş grubunda yer alırken %23,6’sı 0-14 yaş grubunda yer almaktadır.[229] Yaklaşık %8,5’lik bir kısım ise 65 ve üstü yaşlardaki kişilerden oluşmaktadır.[229] Nüfusun ortanca yaşı 31,4’tür.[229] Türkiye’nin en gelişmiş ve en kalabalık şehri İstanbul’dur. Ayrıca Avrupa’nın en kalabalık şehri unvanını da taşımaktadır.[230]
Dil ve etnisite
Nüfusun etnik dağılımı
Türkiye Nüfusu – 2007 KONDA[231] Türkiye Nüfusu – 2008 MGK Raporu[232] Türkiye Nüfusu – 2019[233]
Türkler 55.484.000 55.000.000 63.000.000
Kürtler 11.445.000[a] 7.600.000 15.500.000[b]
Araplar 550.000 870.000 1.000.000[c]
Zazalar – 3.000.000 1.500.000
Lazlar 220.000 80.000 105.000
Çerkesler[d] 210.000 2.500.000[e] 1.100.000
Gürcüler 70.000 1.000.000 19.000
Boşnaklar 70.000 – 37.000
Çingeneler 30.000 700.000 60.000
Pomaklar – 600.000[f] 394.000
Toplam 70.586.256 71.517.100 83.154.997
Türkiye Anayasası’nın 66. maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan” herkesi, bir “Türk” olarak tanımlar. Bu nedenle, Türkiye’de hukukî anlamda Türk sözcüğü, bir etnik kökeni ifade etmekten ziyade ülkenin vatandaşı olan herkesi ifade etmektedir.[234] Ülkenin büyük çoğunluğunun etnik kökeni Türk’tür. Ülke nüfusundaki Türklerin oranı CIA’e göre %70-75, Konda’ya göre %76 ve Konsensus’a göre %77’dir.[194][235][236] Nüfusun etnik dağılımına ait pek çok veri olmasına rağmen, Türkiye’de yapılan resmî nüfus sayımları etnik kökene ait rakamlar vermediği için resmî veriler mevcut değildir.[237] Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de Arnavutlar, Azeriler, Araplar, Boşnaklar, Çerkesler, Çingeneler, Gürcüler, Hemşinliler, Lazlar, Pomaklar, Süryaniler ve Zazalar dahil olmak üzere pek çok etnik grup yaşasa da,[235] ülkede resmen tanınan azınlıklar sadece Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar, Yahudilerdir. Azınlık statülerini Lozan Antlaşmasının gayrimüslim azınlık hakları çerçevesinde elde etmişlerdir. Ayrıca Türkiye’deki Bulgarlar’ın azınlık statüsü, Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması uyarınca açıkça belirtilmiştir.[238][239][240] Ankara 13. İdare Mahkemesi, 18.06.2013 tarih, 2012/1746 esas ve 2013/952 kararla, ilk kez Süryanilerin Lozan’da azınlıklar için tanınan haklardan istifade edebileceği kayıt altına alınmıştır.[241][242] Türklerden sonra, ülkede yaşayan en büyük etnik grup Kürtlerdir. Kürtlerin nüfus içindeki oranı CIA’e göre %18, Konda’ya göre %15, Konsensus’a göre %14’tür.[194][235][236] Kürtler ülkenin doğu ve güneydoğu kısımlarında yoğunlaşmıştır. Bingöl, Muş, Diyarbakır, Batman, Şırnak, Bitlis, Van, Mardin, Siirt ve Hakkâri illerinde Kürt nüfus çoğunluktadır; bunun yanı sıra Şanlıurfa’da %47 ile nüfusun çoğunluğa yakınını ve Ağrı, Kars ve Iğdır’da büyük bir azınlık grubunu oluşturur.[243] Ayrıca yıllardır gerçekleşen iç göçlerle birlikte Kürtler, ülkenin ortasındaki ve batısındaki tüm büyük şehirde de yaşamaktadır. Özellikle İstanbul’da yaklaşık 3 milyon Kürt yaşamaktadır ve bu durum şehri, dünya üzerinde en fazla Kürt nüfusuna sahip şehir yapmaktadır.[244] CIA’e göre Türkler ve Kürtler dışındaki diğer azınlıkların oranı ise %7-12’dir.[194] Tanınan üç azınlık dışında kalan diğer azınlıklar için belirlenmiş özel haklar yoktur. “Azınlık” terimi, Türkiye’de hassas bir konudur ve hassas olmaya devam etmektedir.[245] Hukukî anlamda azınlıkları tanımasa da devlet, resmî kanalı TRT’ye, azınlıkların konuştuğu çeşitli dillerde radyo ve televizyon programları yapması konusunda izin vermektedir.[246]
2020 itibarıyla resmi olarak 3,6 milyondan fazla Suriyeli mülteci ile dünyanın en çok Suriyeli mülteci barındıran ülkesi oldu.[247]
Türkiye’nin resmî dili, aynı zamanda nüfusun %85’inin anadili olan Türkçedir. Nüfusun yaklaşık %12’si ise ana dil olarak Kürtçe konuşmaktadır. Arapça ve Zazacayı ana dil olarak konuşanların oranı da %1’den fazladır, bunun yanı sıra çeşitli bölgelerde küçük bir kesim tarafından ana dil olarak konuşulan diller de mevcuttur.[235] Ayrıca Türkiye’de konuşulan dillerden bazıları tehlike altındadır. Bunlara Abazaca, Abhazca, Batı Ermenicesi, Çerkesçe, Çingenece, Doğu Çerkesçesi, Hemşince, Hertevince, Kapadokya Yunancası, Lazca, Pontus Rumcası, Ubıhça, Yahudi İspanyolcası ve Zazaca örnek verilebilir.[248]
Türkiye’de nüfus sayımı
Yıl Nüfus %±
1927 13.649.945 —
1935 16.158.018 %+18.4
1940 17.820.950 %+10.3
1945 18.790.174 %+5.4
1950 20.947.188 %+11.5
1955 24.064.763 %+14.9
1960 27.754.820 %+15.3
1965 31.391.421 %+13.1
1970 35.605.176 %+13.4
1975 40.347.719 %+13.3
1980 44.736.957 %+10.9
1985 50.664.458 %+13.2
1990 56.473.035 %+11.5
2000 67.803.927 %+20.1
2007 70.586.256 %+4.1
2008 71.517.100 %+1.3
2009 72.561.312 %+1.5
2010 73.722.988 %+1.6
2011 74.724.269 %+1.4
2012 75.627.384 %+1.2
2013 76.667.864 %+1.4
2014 77.695.904 %+1.3
2015 78.741.053 %+1.3
2016 79.814.871 %+1.4
2017 80.810.525 %+1.2
2018 82.003.882 %+1.5
2019 83.154.997 %+1.4
2020 83.614.362 %+0.6
2021 84.680.273 %+1.3
2022 85.279.553 %+0.7
Göçmenler
1991’deki Körfez Savaşı sırasında milyonlarca Kürt dağlardan Türkiye’ye ve İran’ın Kürt bölgelerine kaçtı. Türkiye’ye göç, insanların ülkede ikamet etmek için Türkiye’ye göç ettikleri süreçtir. 2010’larda ve 2020’lerin başında Türkiye’de yaşanan göçmen krizi, milyonlarca mülteci ve göçmenin akınına neden oldu; 2014 itibarıyla, uluslararası göçmenler ülke nüfusunun %2,5’ini oluşturuyordu.[249] UNHCR’ye göre 2018’de Türkiye, Afrika ve Orta Doğu’dan toplam 3.564.919 kayıtlı mülteciye ev sahipliği yaptı ve bu, dünyadaki tüm mültecilerin %63,4’üne tekabül ediyor. 2020 itibarıyla resmi olarak 3,6 milyondan fazla Suriyeli mülteci ile dünyanın en çok Suriyeli mülteci barındıran ülkesi oldu.[250] Türkiye’deki mülteci krizini Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı yönetiyor.
Din
Ana madde: Türkiye’de din
Ayrıca bakınız: Türkiye’de İslam, Türkiye’de Hristiyanlık, Türkiye’de Yahudilik ve Türkiye’de dinsizlik
İstanbul’daki Sultan Ahmet Camii, içerisinin İznik çinileriyle süslenmesinden dolayı, Avrupa’da Mavi Cami olarak da anılır.[251]
Türkiye, resmî dini olmayan laik bir devlettir. Din ve vicdan özgürlüğü, ülkenin anayasasıyla güvence altına alınmıştır.[252][253] Ancak ülkede çeşitli İslami partilerin kurulmasıyla birlikte, dinin yönetimdeki rolüyle ilgili tartışmalar ortaya çıkmıştır.[254] Ülkede kamu kurumlarında ve okullarda uzun yıllar boyunca İslami siyaset sembolü olarak görüldüğü için başörtüsü takılması yasaklandı. Bu yasağa 2011 yılında üniversitelerde, 2013 yılında kamu kurumlarında ve 2014 yılında diğer okullarda son verildi.[255][256]
Türkiye’de baskın din İslam’dır. Yaygın mezhep ise Sünnilik mezheplerinden biri olan Hanefiliktir. Ülkedeki en yüksek İslami makam Diyanet İşleri Başkanlığı’dır ve Hanefi mezhebinin kurallarına göre dini yorumlar. Ülke topraklarındaki 90.000’i aşkın kayıtlı camiden ve buralarda görevli imamlardan da sorumludur. Ayrıca ülkede Alevilik de yer yer yaygındır ve akademisyenler Alevi sayısının 15-20 milyon arasında olduğunu öne sürmektedir.[257][258]
Türkiye’de Hristiyanların oranı 1914’te %25-20 iken 1927’de %5-3’e geriledi ve bugün %0,4-0,3 arasında değişmektedir[259]. Günümüzde ülkede Rum Ortodoksluğu, Katoliklik, Protestanlık ve Mormonluk dahil olmak üzere çeşitli mezheplerden birçok Hristiyan bulunmaktadır ve bu sayı yaklaşık olarak Türkiye’nin nüfusunun %0,3’ü kadardır. Ülkede açık olan kilise sayısı ise 398’dir.[260] İstanbul, 4. yüzyıldan bu yana Doğu Ortodoks Kilisesi’nin merkezi konumundadır.[261][262]
Türkiye’de, çoğu Sefarad kökenli olan 15.000 Yahudi yaşamaktadır.[263] MÖ 5. yüzyıldan itibaren Anadolu topraklarında Yahudi toplulukları yaşamaya başladı ve yirmi yüzyıl sonra, 15. yüzyıl sonlarında İspanyol ve Portekiz Yahudilerinin İspanya’dan kovulmasıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu, bu Yahudilerin günümüzdeki Türkiye topraklarına yerleşmesine izin verdi. Böylece Anadolu’daki Yahudi nüfusu arttı. 20. yüzyıldaki göçlere rağmen, bugün hâlâ küçük bir Yahudi nüfusu Türkiye’de bulunmaktadır.[264]
Eğitim
Ana madde: Türkiye’de eğitim
Ayrıca bakınız: Türkiye’deki üniversiteler listesi
30 Mayıs 1453’te[265] Medâris-i Semâniye ve Fâtih Dârüşşifâsı adıyla kurulan İstanbul Üniversitesi, 1 Ağustos 1933’te yapılan reformla birlikte Türkiye’nin ilk üniversitesi olarak hizmete girmiştir.[266]
Türkiye’de üniversite öncesi eğitim Millî Eğitim Bakanlığı’nın denetimindedir.[267] 4 yıl ilkokul, 4 yıl ortaokul ve 4 yıl lise olmak üzere toplam 12 yıllık eğitim zorunludur.[268] OECD raporlarına göre ülkede liseyi tamamlamayan 25-34 yaş grubuna dahil kişiler, liseyi tamamlayan aynı yaş grubundan iş arkadaşlarının elde ettiği gelirin ortalama olarak sadece %80’ini almaktadırlar.[269] Ülkenin temel eğitim seviyesi diğer OECD ülkelerinin altında kabul edilir.[270] Türkiye, OECD’nin PISA programında 34 ülke arasında 32. sırada yer alır.[268] Yüksek kalitedeki liselere giriş, büyük ölçüde ülke genelinde yapılan öğrenci yerleştirme sınavlarından alınan puana bağlıdır, bu yüzden ülkedeki özel ders alma yaşı 10’a kadar düşmüştür.[270] Türkiye’de 2019 itibarıyla yetişkin nüfusun %97,2’si okuryazardır; erkek nüfusun kendi içindeki okuryazarlık oranı %99,2 kadın nüfusun kendi içindeki okuryazar oranı %95,3’tür.[271]
2019 itibarıyla Türkiye’deki üniversite sayısı 208’dir.[272] Öğrenciler, iki oturumlu Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonucunda aldıkları puanlarla üniversiteye geçiş hakkı kazanır.[273] Anadolu Üniversitesi’nin Açıköğretim Fakültesi dışındaki tüm fakültelere giriş, lise mezunlarının YKS sonucuna bağlı olarak şekillenir.[274] Dünyanın en iyi üniversitelerinin sıralandığı 2014 Times Higher Education World University Rankings’te ilk 200’e Türkiye’den dört üniversite dahil olmuştur. Listede Orta Doğu Teknik Üniversitesi 85. sırada, Boğaziçi Üniversitesi 139. sırada, İstanbul Teknik Üniversitesi 165. sırada, Sabancı Üniversitesi 182. sırada yer almıştır.[275]
Sağlık
Ana madde: Türkiye’de sağlık
Türkiye’de sağlık hizmetleri Sağlık Bakanlığı tarafından merkezi bir devlet sistemiyle kontrol edilir. 2003 yılında hükûmet, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçe oranını artıran ve nüfusun büyük bir bölümünü sağlık hizmetlerinden düşük masrafla yararlanabilir hâle getirmeyi amaçlayan geniş kapsamlı bir sağlık reformu programı başlattı. Türkiye İstatistik Kurumu, 2012 yılında sağlık hizmetleri kapsamında 76,3 milyar TL harcandığını açıkladı; hizmet bedellerinin %79,6’sı Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanırken geriye kalan %15,4’ü hastalar tarafından doğrudan ödendi.[276] 2018 yılı rakamlarına göre Türkiye’de 34.559 sağlık kurumu bulunmaktadır ve doktor başına ortalama 536 hasta düşmektedir.[277][278] Ayrıca 1000 kişi başına düşen yatak sayısı 2,83’tür.[277]
İstanbul Göztepe Prof. Dr. Süleyman Yalçın Şehir Hastanesi
Türkiye’de beklenen yaşam süresi erkeklerde 71,1 yıl ve kadınlarda 75,2 yıl olmakla birlikte, toplam nüfus ortalamasının beklenen yaşam süresi 73,2 yıldır.[279] Ülkede ölümlere en çok neden olan hastalıklardan ilk üçü şunlardır: dolaşım sistemi hastalıkları (%39,8), kanser (%21,3), solunum hastalıkları (%9,8).[280]
Türkiye, 2020 yılı ortası itibarıyla numbeo sağlık araştırmaları şirketine göre 100 üzerinden 70.36 puan ile ülkelere göre sağlık endeksi sıralamasına 28. sırada yer almaktadır.[281]
Kültür
Ana madde: Türk kültürü
Mevlevi semazenler bir Sema törenindeyken. Mevlevi Sema Törenleri, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri’nde yer almaktadır.[282]
Türkiye; Oğuz, Anadolu, Osmanlı (Greko-Romen ve İslami kültürlerin bir devamıydı) ve Avrupa kültürü ile geleneklerinin karışımıyla ortaya çıkan çok çeşitli kültürleri barındırır. Ülke coğrafyasındaki kültürel kaynaşma, Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen Türk göçleri sırasında Türklerin göç yolları üzerindeki kültürlerle kendi kültürlerini birleştirmesi sonucunda başladı. Ülkedeki Batılılaşma hareketi ise Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat döneminde başladı ve bugüne kadar sürmeye devam etti.[283][284] Sonuç olarak günümüz Türk kültürü, geleneksel inançları ve tarihi değerleri koruyarak “çağdaş” bir Batı devleti olma çabası sonucunda şekillendi.[283]
Sanat
Ana madde: Türk sanatı
Ayrıca bakınız: Türk edebiyatı, Türk halk oyunları, Türk müziği, Türkiye’de resim ve Türk tiyatrosu
Osman Hamdi Bey’in çizdiği Kaplumbağa Terbiyecisi
Batılı anlamda Türkiye’de resim sanatı, 19. yüzyılın ortalarından itibaren etkin bir gelişme göstermeye başladı. Resim dersleri ilk olarak teknik ihtiyaçlar için 1793 yılında şu anki İstanbul Teknik Üniversitesi’nde verilmeye başlandı.[285] 19. yüzyılın sonlarında, Batılı anlamda insan tasvirleri özellikle Osman Hamdi Bey ile birlikte Türk resminde kullanılmaya başlandı. Çağdaş eğilimlerle birlikte empresyonizm de gelişim gösterdi ve Halil Paşa resimlerinde empresyonizmi kullandı. 1926’da Avrupa’ya gönderilen Türk sanatçılar, Türkiye’ye geri döndüklerinde çalışmalarında Fovizm, Kübizm ve hatta Ekspresyonizm akımlarından yararlandılar. Sonraki yıllarda D Grubu sanatçılarından Abidin Dino ve Cemal Tollu dahil olmak üzere Fikret Mualla, Fahrelnisa Zeid, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Adnan Çoker ve Burhan Doğançay gibi sanatçılar son 30 yıl boyunca Batı’da gelişen bazı eğilimleri tanıttılar. Bunların yanı sıra Yeniler Grubu 1930’larda, Onlar Grubu 1940’larda, Yeni Dal Grubu 1950’lerde ve Siyah Kalem Grubu 1960’larda ortaya çıkarak çağdaş Türk resminin diğer önemli hareketleri olarak tanındılar.[286]
Türk müziği ve edebiyatı, çeşitli kültürlerin izlerini taşır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yanı sıra İslam dünyası ile Avrupa’nın etkileşimi sonucunda Türk, İslam ve Avrupa gelenekleri birleşerek günümüz Türk müziğini ve edebiyatını ortaya çıkarmıştır.[287] Osmanlı döneminde Türk edebiyatı, İran ve Arap edebiyatlarının fazlasıyla etkisi altında kaldı. Tanzimat’taki yeniliklerle birlikte daha önceden bilinmeyen roman ve öykü gibi edebi türler Türk edebiyatına giriş yaptı. Çeşitli yazarlar Türk edebiyatındaki ilkleri bu dönemde verdiler; Namık Kemal ilk edebi roman olan İntibah’ı (1876) yazarken, gazeteci Şinasi ilk özel gazeteyi çıkardı ve ilk tiyatro olan Şair Evlenmesi’ni (1860) yazdı. Batı etkisinde gelişen modern Türk edebiyatının şekillenmesi 1896 ve 1923 arasında da sürdü. Bu arada Servet-i Fünûn, Fecr-i Ati ve Millî Edebiyat gibi çeşitli edebiyat hareketleri ortaya çıktı. 20. yüzyılda Nâzım Hikmet, serbest nazımla şiirler yazarak Türk şiirine radikal değişikler getirdi. Şiirdeki bir başka devrim ise 1941’de Garipçiler tarafından yapıldı. Çeşitli kültürlerin karışımı olan Türk edebiyatında, bu durumun bir sonucu olarak, işlenen konular arasında kültür çatışması önemli bir yer tutar. Örneğin romanlarında “kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan” Orhan Pamuk, 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür.[288] 2003 Eurovision Şarkı Yarışması’na Türk müziğindeki çeşitli kültürlerin izlerini taşıyan “Everyway That I Can” şarkısıyla katılan Sertab Erener ise yarışmanın birincisi olarak Avrupa’da adından bahsettirmiştir.[289]
Türk kültüründe halk oyunları önemli bir yer tutar. Doğu Trakya’da Hora; Ege, Güney Marmara ve İç Anadolu’da Zeybek; Batı Akdeniz’de Teke; İç-Batı Anadolu, Batı Karadeniz, Güney Marmara ve Doğu Akdeniz’de Kaşık oyunları ile Karşılama; Orta ve Doğu Karadeniz’de Horon; Doğu ve İç Anadolu’da Halay; Kuzeydoğu Anadolu’da Bar ve Lezginka halk oyunları yaygındır.[290]
Mutfak
Ana madde: Türk mutfağı
Türk lokumu ile birlikte Türk kahvesi. Türk kahvesi, UNESCO tarafından Türklerin Somut Olmayan Kültürel Miraslar listesine alınmıştır.[291][292]
Türk mutfağı, Çin ve Fransız mutfaklarıyla beraber dünyanın en zengin mutfaklarındandır. Coğrafyası ve tarihi gereği, Türk mutfağı çok büyük bir çeşitlilik oluşturur. Türk mutfağı, Mezopotamya ve Balkan mutfaklarıyla etkileşime girmiştir, İstanbul Osmanlı Saray mutfağı da Türk mutfağının önemli bir kısmını oluşturur.
Osmanlı Saray Mutfağı’nda çok çeşitli çorba, zeytinyağlı sebze, etli yemek, balık, börek, tatlı menüleri mevcuttur. Saray mutfağı, Bizans İmparatorluğu’ndan Osmanlı’ya yüzyılların saray zevki ve tecrübesiyle oluşan elit bir mutfaktır. O dönemlerde, halk ve köy mutfağı ise sade ve basittir.
Günümüzde, Saray kültürü ile halk kültürünün karışımı bir “Türk mutfağı” ortaya çıkmıştır. Birçok saray yemeği, halk tarafından benimsenmiştir.
Türk mutfağı;
Akdeniz kültürü
Doğu kültürü
Saray kültürü
Bozkır kültürü olarak sınıflandırılmıştır.
Medya
Ana madde: Türkiye’de medya
Cumhuriyet yazarlarının tutuklanması protesto ediliyor. Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmalı bir konudur.
Yüzlerce televizyon kanalı, binlerce yerel ve ulusal radyo istasyonu, onlarca gazetesi, kâr sağlayan üretken yerli sineması ve hızlı büyüyen geniş bant internet kullanımı ile Türkiye’nin oldukça canlı bir medya sektörü vardır.[293] 2014 yılında ülkede faal durumda olan radyo ve televizyon kurumu sayısı 1.190 olarak açıklanmıştır. Bunlardan %77,7’si karasal yayın yaparken geriye kalanı sadece uydu, kablolu veya internet üzerinden yayın yapmıştır.[294] Devlet kanalı TRT ile Kanal D, Show TV, Atv ve Star TV gibi özel kanallar, izleyici tarafından en çok takip edilen kanallardır. Bu kanallarda gösterilen televizyon dizileri, Türkiye sınırlarının dışında son yıllarda popülerleşmeye başlayarak ülkenin dış ilişkilerine ve tanınırlığına katkı sağlamaktadır.[295] Ülkedeki yayın kuruluşları, uydu antenleri ve kablo sistemi ile geniş bir alana yayılarak erişilebilir hâle gelmiştir.[296] Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), ülkenin televizyon ve radyolarını hükûmet gözetiminde denetleyen yetkili kuruluştur.[296] Tiraj rakamlarına göre ülkenin en popüler ilk beş gazetesi Hürriyet, Sabah, Posta, Sözcü ve Habertürk’tür.[297] Freedom House, Türkiye’de basından “Özgür Değil” şeklinde bahsederken internet ortamından “Kısmen Özgür” şeklinde bahseder.[158]
Spor
Ana madde: Türkiye’de spor
Türkiye millî basketbol takımı 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası’nda gümüş madalya kazandı.
Türkiye’de en çok sevilen sporlardan biri futboldur. Futbol ligler halinde oynanmakta ve bunların en büyüğü Süper Lig’dir. Lig şampiyonu olabilmiş olan takımların dördü (Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve İstanbul Başakşehir) İstanbul takımı, iki tanesi (Trabzonspor ve Bursaspor) ise Anadolu takımıdır. Futbol kulüpleri Türkiye Futbol Federasyonu çatısı altında toplanmıştır.[298] Galatasaray Avrupa’da kupa kazanan ilk ve tek Türk futbol takımıdır. 2000 yılında UEFA Kupası ve UEFA Süper Kupası’nı kazanmıştır. Türkiye millî futbol takımı 2000 Avrupa Futbol Şampiyonasında altıncı, 2002 FIFA Dünya Kupası’nda ve 2003 FIFA Konfederasyonlar Kupası’nda üçüncü olmuş, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasında yarı final oynamıştır.
Basketbol Türkiye’de en çok ilgi gören sporlardan biridir. Basketbol’un en büyük ligi Basketbol Süper Ligi’dir. Anadolu Efes, Fenerbahçe, Galatasaray Medical Park, Beşiktaş ve Pınar Karşıyaka gibi takımlar EuroLeague’de, Basketbol Şampiyonlar Ligi ve diğer özel turnuvalarda çok büyük başarılar göstermişlerdir. Ayrıca Anadolu Efes 1996 yılında Koraç Kupası’nı kazanarak, Avrupa Kupası kazanan ilk Türk takımı olma unvanını elde etmiştir.[299] 2012 yılında FIBA EuroChallenge Şampiyonluğu kupasını kazanan Beşiktaş Milangaz Avrupa’da kupa kazanabilen ikinci Türk takımıdır. Fenerbahçe, 2017 yılında EuroLeague kupasını kazanarak Avrupa Kupalarında spor kulüplerinin kazanabileceği en büyük kupayı kazanan ilk Türk erkek basketbol takımı olmuştur. Ayrıca Anadolu Efes de 2021 ve 2022 yılında EuroLeague kupasını kazanmıştır.[300] Türkiye millî basketbol takımı da turnuvalarda büyük başarı elde etmiştir. Örneğin 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası gümüş madalya ve 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası gümüş gibi. 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası, 28 Ağustos ve 12 Eylül tarihleri arasında Türkiye’de gerçekleştirilmiştir. Şampiyonayı FIBA, Türkiye Basketbol Federasyonu ve 2010 Organizasyon Komitesi ortaklaşa organize etmiştir ve ikinci olmuştur. 1986’dan beri üçüncü defa 24 ülkenin katıldığı turnuvanın takım karşılaşmaları İstanbul, Ankara, İzmir ve Kayseri’de, bitiş aşaması İstanbul Sinan Erdem Spor Salonu’nda oynanmış, kazanan ise bitişte Türkiye’yi 64-81 mağlup eden Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. Türkiye kadın millî basketbol takımı 2011 Avrupa Kadınlar Şampiyonası’nda ikinci olmuştur. Ayrıca 2013 Akdeniz Oyunlarında erkek millî basketbol takımı altın madalya almıştır.
Geleneksel bir Türk sporu olan güreşin en önemli karşılaşması Kırkpınar Yağlı Güreşleri’dir. Türklerin MÖ 4. yüzyıldan beri güreş yaptıkları bilinmektedir. İlkbahar aylarında doğanın canlanışı için yapılan kutlamalarda, evlenme merasimlerinde ve zafer şölenlerinde hep güreş müsabakaları yapılırdı. 1996 yılında Geleneksel Spor Dalları Federasyonu kurulmuş ve yağlı güreş için önemli bir adım atılmıştır.
Tenise olan ilginin de zamanla arttığı Türkiye, Avrupa Tenis Federasyonu verilerine göre tenis adına 141 turnuva ile Avrupa’da 2022 yılında en fazla uluslararası turnuva düzenleyen ikinci ülke oldu. 2023 Avrupa Tenis Federasyonu Genel Kurulunda Türkiye’ye “En Fazla Gelişen Ülke Ödülü” verildi.[301]
Copyright © 2026 AKTİFNET , Bütün hakları saklıdır.
Design By GÖKHAN EGE
Sponsor By DHL – DHL EXPRESS – İMPORT – MİCRO EXPORT – AKTİF EXPORT – AKTİF PORT – LOJİSTİC – TUNALAR – DORUK GREEN WORLD – ASKICIM
Your orders are shipped seamlessly between countries
You have the right to return your orders within 45 days.
Your payments are secure with our private security network.